"Küçük Asya” Kavramı Batı’nın Büyük Strateji Geliştirme Yükümlülüğünün Önünü Tıkamaktadır.

Bu yüzyıl başı itibarıyla Türkiye’nin gerçekleştirebileceklerini başka çok az ülke gerçekleştirebilecek durumdaydı. 20. yüzyıla büyük bir yitirim sürecinin son halkalarındayken girmiştik.
21. yüzyıla ise çok daha farklı şartlarda ayak bastık… Elimizde çok şey tutmaktaydık... Yıllar boyu üst üste konulmuş Cumhuriyet kazanımlarının meyvelerini yoğun bir şekilde vermeye başladığı bir döneme ulaşılmış, bilgi ve know-how yeteneklerimiz kaydadeğer noktalara varmıştı.
Yoksunluk ortamının dezavantajlarını nihayet alt ederken, varsıllık ortamının avantajlarına el atmak üzereydik.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ertesinde ortaya çıkan uluslararası konjonktür, #Türkiye gibi bir takım kritik yoğunlukları ya yakalamış ya da bunların yanına epey...
yaklaşmış, yeni işbirlikleri ve kültürler doğurabilme yeteneği olan ülkeler için çok daha müsait bir ortam da yaratmıştı. Gerçi #Fukuyama’nın dediği gibi tarihin sonunun henüz gelmediği kısa sürede görülecekti, fakat Türkiye gibi Batı’da yer etmiş, Batı’nın muzafferiyetinde pay..
sahibi olan ülkeler için çok daha fazla avantaj sağlayan bir çerçeve ortaya çıkmıştı. 11 Eylül 2001’de #ABD’de vuku bulan saldırılar, Türkiye’nin #Batı sistemi içindeki konumunu daha da perçinleyen, bunun değerinin daha iyi anlaşılmasını sağlayan yeni kulvarlar da açmıştı.
Türkiye, diğer Müslüman ülkelerde rastlanamayacak bir devlet ve imparatorluk geleneğine de sahipti ve diğerlerinde olmayan dinamiklere maruz kaldığı gibi kendisi de farklı dinamikler üretme kapasitesindeydi. Türkiye’nin geldiği yerler çok farklıydı, dolayısıyla gideceği yerler de
Bu konjonktürde, Orta Doğu’nun ya çılgınlık ya da taşkınlığın girdabında devlet çöküşlerine doğru sürüklenmekte olduğu giderek açıklık kazanmaktayken, Türkiye’nin özgün potansiyellerine daha kolayca ilerlemesi ve savrulmaya uğramaması için Batı’nın Türkiye’yi ele alışındaki bütün
sığlığına rağmen çok daha müsait bir zemin sağladığı da görülemeyecek bir şey değildi. Aksi takdirde, yani Orta Doğu’daki menfi devinimlerin en içine doğru gidilmesi halinde güçleri yerinde olan bir ülkenin gündemini her an zayıflayan ve çöküş haline geçen ülkelerin yaptıkları
yahut yapmadıkları belirlemeye başlayacaktı.

Bu çok farklı konjonktürde, Türk dış politikasının önündeki temel vazife, doğrudan tarafı olmadığımız krizlerden, karışıklık, karmaşa ve çözümsüzlüklerden uzak durmak, bize ait olmayan ikilemleri üstlenmemekti.
Nitekim, 29 Ağustos 2007 tarihli 60. Hükümet Programında dış politikanın temel ilkesi,“Türkiye’yi krizlere tepki veren savunmacı bir ülke konumundan çıkararak, bölgesel ve küresel vizyonu ile gelişmeleri yönlendirebilen belirleyici bir aktör haline getirmek,”
şeklinde tanımlanmıştı. Meselenin esası, “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” şiarının en berrak biçimde ortaya koyduğu vechile, dış politikanın geleceğe çok ağır ve tehlikeli yükler koyulmamasından sorumlu olduğu noktasında toplanmaktaydı.
Tüm bu geniş çerçeve içinde bakıldığında, doğru olan, kapasitelerimizi sonuç doğurmayacak şekilde zorlamak yerine, kapasitelerimizin yaratabildiğine göre yola devam etmek ve bunları kalıcı, elle tutulur ve aslî hedeflerimize uygun kazanımlar haline dönüştürebilmekti.
Bir diğer deyişle, Türkiye’nin her hesapta yerinin olduğunu biliyor olmamız, Türkiye’ye bölgesel bir güç gibi davranması yönünde yapılmış bir çağrı olarak okunamazdı. Zaten, harita ve istatistiklere baktıktan sonra söylenecek şey, Türkiye’nin tabii ki bir bölgesel güç olduğunu
teslim etmekten başka bir şey olamazdı… Lâkin, bölgesel güç sıfatı, ancak realpolitik zemin ve doğru perspektif içinde kalındığı müddetçe, sayılı birkaç ülkede daha olan avantajlarımızın hayata geçirilmesinin mümkün olduğu yönünde bir hatırlatma olarak okunmalıydı.
Türkiye veya herhangi bir ülke, kendi gücünün yanı sıra karşılıklı güç analizlerine dayandırılması gereken realpolitik dışına çıktıkça güç kazanmayacak, güç kaybedecekti, ki bu tarihin akışının gösterdiği üzere, adetâ matematik bir kuraldı…
Tarih ve coğrafyasından devraldığı kendi özel durumunda realpolitik dışına çıkması halinde Türkiye ezelî Şark Meselesi’nin yeni bir evresiyle uğraşıyormuşcasına yeni girdabların açmazları içine giriyor, aynı zamanda Batı’nın #Anadolu coğrafyasını bir “tampon bölge” olarak
kullanmak yönündeki iştahını arttırmış oluyordu. Nitekim böyle oldu ve Batı, bilerek ve kendi Büyük Stratejisi’ni tehlikeye atmak pahasına Türkiye okumasını en yanlış şekilde yaptı. Kuşkusuz, Türkiye’nin de büyük hataları olmuştu, fakat vebal neredeyse yetmiş yıldır Türkiye’yle
ne yapabileceğini kestiremeyen, Türkiye’nin hangi haklı noktalarda tatmin edilebileceği sualini cevaplandırmaya yanaşmayan ve topyekûn bir reddiyetçiliğin kolaylığına sığınan Batı’ya aittir.
Gerçekten, Avrupa’daki en yüksek zirveye, dağ silsilerine, mümbit ve çöle rastlanmayan topraklara, Akdeniz Havzası’ndaki en uzun sahil şeridine sahip olmasına rağmen, İstanbul’un hemen Batı yakasında, sonra da doğuda Kafkaslar’la birlikte Avrupa’nın tekrar başladığı Anadolu’yu
“Europa Minor” değil de “Asia Minor” olarak adlandırmanın manası nedir? İkibin yıldır ortada olan bu terminolojinin siyasi bir çerçeve oluşturmak dışında bir anlamı yoktur aslında… “Küçük Asya” bir Roma askerî terimidir, Roma’nın kalbiyle çeperinde
gördüğü bölgelerle arasında bir mesafe koymuştur. “Tampon bölge,” bu bakış açısında saklıdır! Romalı’ların Asya’yı çok iyi tanıdıkları söylenemez, fakat Dogu Akdeniz, Fırat Havzası ve Pers dünyasını tabii ki tanıyorlar, bu çeperin istikrarsızlık yaratıcı niteliğini görüyorlardı
Orta ve uzun vade perspektfinden bakılacak olduğunda, AB’nin yeni uluslararası konjonktürde Türkiye’nin tekrar gerçekleştirebileceği atılımlara kayıtsız kalması ve Roma’nın “tampon bölge” öğretisini olduğunca devralmasının beklenemeyeceği daha iyi görülür.
Türkiye de istikrarsızlıkların sonuçlarının emilmesine indirgenmiş bir “tampon bölge” vasfıyla yetinemez. Batı’daki bu bakışı ortadan kaldırabilecek olan ise Türkiye’nin çağdaş ve evrensel kıstaslarda tüm kritik yoğunlukları elinde tutmaya başlaması, kazanım ve modernizasyon
süreçlerini konsolide etmeye girişmesidir. Netice itibarıyla, Sevr Antlaşması yırtılıp atılmamış olsaydı, Cumhuriyetimiz Osmanlıların ardılı, #AB’ne üyeliğimiz ise konuşulur dahi olmazdı.
Bir ülkeyi seçtiği mücadelelerin niteliği tanımlar. Doğu’da bizden başka muzaffer güç yoktur! Türkiye, dünyada kayda değer değişim ve dönüştürme kapasitesine sahip az sayıdaki ülkeden biridir. Daha da önemli olarak, Türkiye’nin büyük resimlerde gittikçe daha fazla yer alması,
“güç dengeleri” meselesini de gündeme getirmektedir. Tüm bu sebeplerle, Türkiye’nin stratejik düşüncesi, baştan savma, rastgele olamaz. İnandırıcı ve geçerliliği olan, derin bir farkındalık ve analiz gücünü yansıtan, nihai alıcısı da hedef ülkelerde olan tezlerin ortaya
konulamaması, stratejisizlik demektir.

Bundan on yıl önce, 10 Aralık 2012 tarihinde Oslo’da büyük bir tören yapıldı. Merkel ve Hollande, birbirlerinin ellerini havaya kaldırarak, Nobel Barış Ödülü’nün AB’ne verilmesini kutladılar. Bu ödül, Türk kimliğinin aynı zamanda Avrupalı
yönünün tanınması ve kabullenilmesi noktasında nasıl bir mücadele içinde olduğumuzu bize hatırlatmış olmalıdır. Tarihî olduğu kadar siyasi zemine de dayalı bu gerçekliğin modern kapsamı içinde farkındalığına varılması, Türkiye’nin Avrupa içindeki yeri meselesinin aslında ve her
şeyden önce bir miras ve kimliğe sahip çıkma ve güç mücadelesi olarak kavranılabilmesine bağlıdır.

#Nobel Komitesi’nin açıklamasında bizim özellikle dikkatimizi çekmesi gereken bir unsur vardı: Ödül’ün İkinci Dünya Savaşı sonrasında değil, “Büyük Savaşlar sonrasında” #Avrupa’da
barışı hâkim kıldığı için AB’ne verildiği belirtilmişti. Yani, Birinci Dünya Savaşı atlanmamış, her şey İkinci Dünya Savaşı sonrasından başlatılmamıştı. Kaldı ki, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasına bakılacak olursa, AB’nin Avrupa’da barışı tek başına sağlamış olduğu da söylenemez,
#NATO faktörü bir kenara konulamazdı. Ne var ki, Türkiye’nin on yıllarca NATO’nun iki kanat ülkesinden biri olarak hangi yükü nasıl ve ne pahasına üstlenmiş olduğu; #Türkiye-AB ilişkilerinin Soğuk Savaş dönemine dayandığı; Türkiye’nin çok değerli bir müttefik olduğu gerçeği de
#NATO’yla birlikte bir kenara konulmuş oluyordu. Türkiye’nin tercihini #EFTA’dan yana değil de siyasi finalite taşıyan AB’den yana kullandığını 1961’de bildiren telgrafı ellerine alan Brüksel’deki Komisyon çalışanlarının sevinçle koridorlara çıktıkları da ne yazık ki unutulmuştu.
Bu yüzden, gerçek anlamda derin ve tarihsel kapsam içine oturtulabilecek uzun süreçleri ardında bulundurduğu için aynı zamanda bir siyasi neticenin de ifadesi olan #Oslo’daki tören, aslında Birinci Dünya Savaşı’nda verdiğimiz on binlerce şehidimizin, bir Avrupa cephesi olan
#Çanakkale’deki kahramanlarımızın bir kez daha billûrlaştırdığı kimliğimize bir haksızlık teşkil etmiştir. Türkiye, “tarihin ters yönünde kalmış” Merkezî ve Doğu Avrupa ülkelerinin “Avrupa’nın bağrına geri dönüşlerini” kenardan seyretmiş bir Asya ülkesi olmadığı gibi,
birçok Avrupa ülkesinden de fazla barış, güvenlik ve refah ortamının tesisi için çaba harcamış bir ülkeydi ve hakkı teslim edilmeyen de buydu! Valéry Giscard d’Estaing, 2012 Nobel Barış Ödülü’nün AB’ne verilmesine ilişkin yaptığı yorumda, bunu Avrupalılar ve yöneticilerinin
savaşlarla harap olmuş kıt’alarında kalıcı barışın tesisi için sarf ettikleri olağanüstü gayretlerin tanınması ve takdir edilmesi olarak tanımlamıştı. Tabii ki, resimdeki en büyük eksiklik, hep Avrupa’nın karşısında durmuş, AB üyeliği de söz konusu olmayan #Rusya değil,
hep Avrupa’nın yanında olmuş fakat diğer herkesin aksine Avrupa’nın dışında tutulmuş Türkiye’ydi…

Uluslararası konjonktür, herhangi bir şekilde değil, dönüştürücü nitelikte değişiyor… Bu dönüşümün niteliğini, sadece Türkiye değil, geniş anlamda Batı ve Avrupa da çok iyi
kavramak zorundadır. Avrupa’nın Anadolu’yu “tampon bölge” olarak kullanmak yönündeki eğilimi artık Avrupa’nın bütünlük ve güvenliğine zarar verecek, iş görmez bir eşiğe varmıştır. “Asia Minor” tanımlaması ve içinde bulundurduğu muhteva, Batı’nın yeni şartlara uyarlamak zorunda
olduğu Büyük Stratejisi’ni geliştirmesinin önündeki, saklı ve gizlenmiş duran fakat en büyük bir engeldir. Türkiye ve AB birbirlerini rastgelelik içinde ele alabilecek durumda olmadıklarını ne kadar erken kavrayabilirlerse o derece etkili sonuçlar üretebileceklerdir.
Her iki taraf da gelecekte nerede bulunmak istediklerini anlamak ve buna göre donanımlara sahip olmayı ön plâna çıkartmaya başlamalıdır.

• • •

Missing some Tweet in this thread? You can try to force a refresh
 

Keep Current with Hamparsum Hampikyan

Hamparsum Hampikyan Profile picture

Stay in touch and get notified when new unrolls are available from this author!

Read all threads

This Thread may be Removed Anytime!

PDF

Twitter may remove this content at anytime! Save it as PDF for later use!

Try unrolling a thread yourself!

how to unroll video
  1. Follow @ThreadReaderApp to mention us!

  2. From a Twitter thread mention us with a keyword "unroll"
@threadreaderapp unroll

Practice here first or read more on our help page!

Did Thread Reader help you today?

Support us! We are indie developers!


This site is made by just two indie developers on a laptop doing marketing, support and development! Read more about the story.

Become a Premium Member ($3/month or $30/year) and get exclusive features!

Become Premium

Don't want to be a Premium member but still want to support us?

Make a small donation by buying us coffee ($5) or help with server cost ($10)

Donate via Paypal

Or Donate anonymously using crypto!

Ethereum

0xfe58350B80634f60Fa6Dc149a72b4DFbc17D341E copy

Bitcoin

3ATGMxNzCUFzxpMCHL5sWSt4DVtS8UqXpi copy

Thank you for your support!

Follow Us on Twitter!

:(