Ben kendi tecrübemi anlatacağım. Ben klasik sınava hazırlanır gibi hazırlanırdım teste de. Test çözmek araştırmalara göre pekiştirme açısından faydalı ama üniversite sınavlarına çalışırken bile testi neredeyse sadece deneme sınavlarında gördüm.
Çalışma tarzımın da tuhaf geleceğini biliyorum ama 1 şeyi gerçekten bilirseniz, hangi formatta gelirse gelsin cevaplayabilirsiniz. Konu hakkında kompozisyon yazacak, birine anlatacak kadar biliyorsanız, seçenekli sınav kolay gelir.
Çocuklar da, öğretmenler de, veliler de içerikten çok formatla ilgililer. Şu kadar test sorusu çözün diyor. Okuduğunu anlama okumakla, düşünmekle, tartışmak ve yazmakla gelişir. Çözdüğün soru sayısı çok suni bir öğrenme ölçütü.
Matematikte test çözerdim, hızlanmak için. Ama ispatını öğrenirdim önce. Çok bilinçli olduğumdan değil de, test çözünce uyuyakaldığımdan böyleydim ama bence daha doğru. Mesela edebiyat akımlarını tablo yapıp ezberleyen bir öğrenci görmüştüm, deftere de yazmış.
İyi yöntem ama ben onu doktora yeterlilik için bile yapamadım (hala uyuyakalıyorum), ama yazarların hayatlarını, aşklarını, serseriliklerini vs okurdum, konuşurdum uzun uzun. Kim kimle arkadaş, kim kimden etkilenmiş, hangi ekole ait, tarzı ne gibi şeyleri dedikodu gibi bilirdim.
Herkese uymayabilir ama ben felsefe okurken açar filozofun hayatını, sağlığını, skandallarını okurum. Öğrenmek her zaman şablonlarla ezberlenen, saatlerce test çözülen sıkıcı bir şey olmak zorunda değil. Zor olduğunda bile eğlenceli olabilir.
Mesela bana dersi eğlenceli hale getiren şahane lise biyoloji hocam Ahmet Halil'in, inanılmaz bir ders anlatıcı olan Faruk Birtek'in derslerinde 25 yıl önce öğrendiğim her şeyi hatırlıyorum. Onların her anlattığı aklımda. Bazı dersleri ise aldığımı bile hatırlamam.
Herkesin konuları eğlenceli hale getirme yöntemi farklı olacaktır sanırım. Ama test çözmenin sıkıcı olduğu konusunda pek çoğumuz hemfikirdir. Sıkılmanın iyi bir öğrenme yöntemi olduğuna inanmıyorum. Sürekli test çözdürmek yerine bunları geliştirmeye çalışsa kurumlar?
Böylece test nefretimi kustum. Çocuklar yazılılar, sözlüler, araştırma ödevleriyle yetiştirilip, arada da test çözse hiç sorun olmazdı ama Türkiye'de üniversiteye hayatında tek bir yazılı sınava girmemiş öğrenciler geliyor sonra. Hepimize yazık.
Bir örnek vereyim. Son 2 haftada Locke ve Rousseau'nun toplumsal sözleşmesini işledik. Şimdi Rousseau bir Locke değildir. Locke aristokratların çocuklarına ders verip, onlarla yaşayan, sosyalleşen, onların mülk haklarını savunup saygı gören bir felsefeci. Rousseau?
Pazar günü ormana yürüyüşe gidiyor. Akşam Cenevre şehir kapısı kapandıktan sonra dönünce kaçıyor. Şehri terk edip gidiyor. 15 yaşında. Bu adam Locke gibi bir kuram üretebilir mi? Asi ruhlu.
Kitabında bir açık açık bugün sokağa çıkıp kralı indirin yazmadığı kalmış. E kitap yasaklanmış, yakılmış, kendisi sürgüne gitmiş. Fransız İhtilali'nin en önemli ilham kaynaklarından. Locke? Aristokrat dostlarının, efendilerinin kahramanı. Hala kapitalistlerin sevgilisi.
Rousseau'nun ailesi de Fransa'dan dini azınlık olduklarından öldürülmemek için kaçmış, nesillerce sürgünde kalan bir aile. Babasında ise şan, ünvan takıntısı var. Belli ki Rouseau bundan tiksinmiş Bir de bir şehir devletinde 'vatandaşlık' fikriyle yetişmiş.
Yazdıklarından akıyor bunlar. Locke ise düzenin insanı. Bırakın ergenken evden kaçmayı, bir ders bile kaçırdığını sanmam. Bu da onun yazdıklarından akıyor. İkisi de toplumsal sözleşmeden bahsetmiş de, çıkış noktaları ve vardıkları yerler okyanuslarla ayrılır.
Bu düşünürlerin hayat hikayeleri anlatılsa, o bilgi de daha kolay öğrenilir, daha zor unutulur bence.
Share this Scrolly Tale with your friends.
A Scrolly Tale is a new way to read Twitter threads with a more visually immersive experience.
Discover more beautiful Scrolly Tales like this.
