Rythme Profile picture
An enthusiastic researcher bsky account: https://t.co/25ora6RFhW
Mar 14 4 tweets 3 min read
Gerçek hayatın ne olduğu üzerine düşünülesi bir problem. Terry Eagleton, bu eserinde söz konusu meseleye dair fikir yürütür.

Özellikle “gerçek hayatta o işler öyle olmuyor” diyenler, esasında hayatın en büyük yanılsaması içindedirler. Kitapta vurgulandığı gibi moderniteyle beraber anlam piyasanın ve devletin araçsal rasyonalitesine teslim edildiğinde gerçeklik giderek sadece bir hayatta kalma mantığına indirgenmiştir. Eagleton’a göre bu pragmatik bakış, aslında kapitalizmin bize dayattığı bir tür “anlam körlüğü”dür.

Gerçek hayat fatura ödemek ve hiyerarşiye boyun eğmekse Eagleton buna -hayatın anlamından- çok -sadece -hayatın sürdürülmesi- derdi. Bir zamanlar Oscar Wilde’ın da hatırlattığı üzere, yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir; çoğu insan sadece var olur… Yani o gerçekçi tipler, aslında hayatın anlamını değil, sadece mekaniğini kavramıştır.Image Peki ya devletin, tarihin ve en güçlünün bile belini büken devasa yükler? Eagleton metnin tarihsel perspektifinde Schopenhauer’dan Marx’a kadar uzanan bir dolayımda söz konusu yüklerin hayatın dışında değil, bizzat dilbilgisinde olduğunu hissettirir. Zaten gerçek hayatı gerçek hayat yapan şey, insanın başkalarıyla, maddi koşullarla, toplumsal pratiklerle ve tarihsel bağlarla örülmüş olmasıdır.

Kapitalizm ve devlet, hayatın tam içindedir; onlar bizim arzularımızı, korkularımızı ve birbirimizle kurduğumuz bağı şekillendiren yapısal zorunluluklardır. Eagleton, hayatın anlamı bir nesne değildir derken de bizzat da kastettiği budur.

Anlam, bu devasa yapıların (tarihin, sermayenin) içinde nasıl konumlandığımızla ilgilidir. Şayet bu yapılar bir yük olarak hissediliyorsa bu durum sistemin insanın serpilme imkanını elinden aldığının kanıtıdır. En muktedir olanın bile o yükün altında ezilmesi, kitabın sonlarına doğru bahsettiği gibi trajik bir boyuta tahakkuk eder; yani sistemin kimseyi, hatta efendileri bile özgür bırakmaması durumu.
Jul 7, 2025 16 tweets 5 min read
Ben olsam öğretmenlere, öğrencilere, ebeveynlere okumaları için bu kitabı tavsiye ederdim. Image Freire’nin başka değerli metinleri de var, önceden tavsiye de ettik. Genel kitleye gayet hitap ediyor. Öğretmenin öğrenme sürecinden bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor. Öğretmek, sadece bilgi aktarmak değil diyor - öğrenmenin ta kendisiyle iç içe geçmiş bir insani eylemdir diyor.

Şayet bir öğretmen, öğrenmeye kapalıysa zaten hakiki anlamda öğretemez. Bu yüzden öğretmenin kendini tamamlanmamış bir varlık olarak görmesi, sürekli öğrenmeye açık olması gerekir. Öğretmek, aslında birlikte öğrenmek ve keşfetmek anlamına gelir diye de ekler.
Feb 24, 2025 6 tweets 3 min read
Çok sık geçmiş yıllara dair, özellikle 80’lerden başlayarak retro içeriklerle sosyal medyada bir tür bellek simülasyonu inşa ediliyor. Aslında birçoğumuza ait olmayan, ama sanki bizimmiş gibi sahiplendiğimiz geçmiş.

Kültürel emperyalizm, sahte bir “ortak hafıza” inşa ederek bizi ait olmadığımız bir geçmişin nostaljisine sürüklüyor, düzmece bir melankoliyle kolektif-sınıf bilincini köksüzleştiriyor.Image Frantz Fanon, “Yeryüzünün Lanetlileri” eserinde “Üçüncü Dünya”ya emperyal zihnin habire kendi eğlence kültürünü (yani onun kendi kültür metalarını ve endüstrisini) sattığından bahsedip “yapay dertlerle” gençleri uyuşturduğundan söz eder.

Dijitalleşmeyle beraber kimlikler için de böyle olduğunu diyebiliriz; kendilerini belli bir tarihsel bağlama ait hissetmekte zorlanıyorlar ki böylece aslında bu noktada bir zorlama da ortaya çıkıyor. Dolayısıyla sosyal medya aracılığıyla paylaşılan geçmiş, bir tür aidiyet duygusu sağlıyor.

Ancak bu aidiyet, çoğu zaman yüzeysel ve sahte olabilir. Aslında Jean Baudrillard’ın sık sık dile getirdiği —hiç yaşamadığımız ya da bizimle doğrudan alakası olmayan geçmişin— medya ve teknolojilerle sanki gerçekmiş gibi sunulması bir tür “simülakr”a yol açıyor. Yani gerçekliğin yerine geçmiş, onu yok etmiş bir “imaj dünyasında” yaşıyoruz.