Profile picture
@İlkay MKA @Ilkay_MKA
, 103 tweets, 10 min read Read on Twitter
Türkçülük ve Ümmetçilik ilişkisi.

Arab’ın dini dinimiz değildir!
Nasıl Türkler Müslüman Oldu; Okuyun ve Okutun Bu Zinciri Lütfen!
Osmanlı Türkleri ikinci sınıfa koymuştur. İstanbul alındıktan sonra, Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek yürütme organları Türk’e kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun okullarına Türkler alınmamışlardır.
Geçmiş yüzyılda Jön Türkler’in kendilerine bilinçli olarak Türk demelerinden önce, Türk kelimesinin
👉”geri kalmış köylü”👈

anlamında kullanıldığını biliyor musunuz?
1912 yılında Sebilürreşat dergisinde çıkan bir yazıda ”Türk” kelimesinin kullanılması, dinsizlik, kafirlik sayılıyordu. ”Türk hükümeti”, ”Türk Ordusu”, ”Türk ülkesi” deyimlerinin Osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu.
1913 tarihli ”Mecmuai Ebuzziya” dergisinin 94. sayısında, ”Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir. Bizler, yani Türkler Müslümanlık içinde erimişizdir. Türk falan değil, sadece Müslümanız” denilmektedir.
Üniversitede profesörlük yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı ”İslamda Davai Kavmiye” adlı kitabında, Türk’e karşı savaş açmış ve ”Türkün geçmişini bilmesine, öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok, gerekli olan şeriatı öğrenmektir” demiştir.
Talkan-Curcan Katliamlarını bu sebeble tarih derslerimizde görmedik.Din dersimizde bize kolaylık ve GökTanrı inancından dolayı tek tanrı inancına uyduğundan ve bir sürü uyumu sebebiyle hemen kabul görmüşüz.Hikaye tabi. Asıl din suistimali yapmak isteyenler ve Arapçıların oyunudur
1919-1920 yıllarında şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan Mustafa Sabri Efendi ise, Türk’e Türklük benliğini vermek isteyenlere ”soysuzlar” yakıştırmasında bulunmuştur.
Atatürk de bir hatırasını şöyle anlatıyor:
”Orduya ilk katıldığım günlerde, bir Arap binbaşısının ‘Kavm-i Necip evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın’ diye tokatladığı bir Anadolu çocuğunun iki damla göz yaşında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum.
Ondan sonra Türklük benim derin kaynağım, en derin övünç membaım oldu. Benim hayatta yegane fahrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildir.” (Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü, s.19).
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde şu bilgileri veriyor:
”Bu milletin yakın zaman kadar kendisine mahsus bir adı yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olursun’ demişlerdi.
Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusu ile, ‘Vallahi Türk değilim. Osmanlılıktan başka hiç bir içtimai zümreye mensup değilim’ demeye mecbur edilmişti”(s.34).
”Osmanlı İmparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milletleri siyasi idaresine aldıkça idare edenlerle idare olunanlar iki ayrı sınıf haline geliyorlardı. İdare eden bütün kozmopolitler Osmanlı sınıfını, idare olunan Türkler de Türk sınıfını teşkil ediyorlardı.
Bu iki sınıf birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı kendini millet-i hakime (egemen ulus) suretinde görür, idare ettiği Türklere millet-i mahkure (aşağı ulus) nazarı ile bakardı. Osmanlı Türk’e daima eşek Türk derdi…” (s.27).
Falih Rıfkı Atay, Batış Yılları adlı eserinde şunları yazıyor:
”Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve ‘Osmanlı’ idik. İlmihallerde baş dersimiz ‘Din ile milliyetin bir olduğunu’ öğrenmekti.
Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık.
… Okullarda da Arab’a Arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik.”
Ahmet Vefik Paşa, Bursa Valisi iken (1880) ilçeleri teftişe çıkıyor. Paşa, uğradığı bir ilçede, halkla sohbet ederken, etnik kökenlerini soruyor; aldığı cevaplar, konuştuklarının Çerkez, Arnavut, Boşnak, Gürcü vb. olduklarını gösteriyor.
Sorduğu soruya utanarak, cevap vermek istemeyen bir ihtiyara, ”hangi milletten” olduğunu ısrarla söyletmek isteyince, o, bir kabahat ifşa ediyormuş gibi ürkek, titrek bir sesle, ”Ben Türküm Efendim” diyor. Bunun üzerine Paşa ”Niçin sıkılıyor, saklanıyorsun? Türk olmak kabahat mı?
Bak ben de Türküm” diyor. O titrek ihtiyar birden canlanarak, ”Sahi sen de Türk müsün? Demek Türk’ten Paşa da olurmuş ha” diye sevinçle karışık hayret ifade edince, Vefik Paşa ”Paşa da kim oluyormuş, Padişah da Türk, Padişah da” diye haykırıyor.
Sonra, imparatorluğun iki dertli ihtiyarı, sakallarını ıslatan yaşlar birbirine karışarak sarılıp, Türkün hazin kaderi için ağlaşıyorlar. (Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü Yayını, s.238).
Şair Fuzuli bir şiirinin son beytinde şöyle diyor;

Fuzuli, gökten yere insen sana yer yok
Yürü var gel, ya Araptan ya Acemden

Not: Vural Savaş’ın, Milliyetçilik: Neden Şimdi? adlı kitap için yazdığı makaleden derlenmiştir.
Osmanlı’da devletin vergi ve savaş çarklarının dönmesini sağlayan yağ Türk kanıdır. Sultanın kulları sayılan atalarımız sürekli seferlere götürülmüş, gidenlerin çoğu bir daha geri gelmemiştir.
Buna karşılık Ermeni, Rum, Yahudiler ise seferlere götürülmekten kelle vergisi vererek muaf tutulmuş ve nesiller boyunca hem istedikleri şekilde ve kesintisiz ticaret yaparak zenginleşmiş hem de kültürel açından kendileri geliştirmelerine izin verilmiştir.
Türklerin çoğunluğu ise babalarını hiç görmeyen yetimler olarak dünyaya gelmekte, askere alınana kadar çift sürüp sonra da aynen babaları gibi sefere çıkarılmaktadır. Yani biri tokluktan ölmekte biri ise yokluktan ölmektedir.
Çiftçi olan Türklerin çiftlerini bozup şehre gitmeleri ve ticaret yapmaları yasaklanmıştır, çiftini bozan Türk yakalanır ve çiftinin başına geri konurdu. Halk arasında ‘Osmanlı’ya güven olmaz’ deyimi bu durumların yansımasıdır.
Koçi Bey Risalesinde geçen devlet adamlarına öneri şöyledir;
‘Durur küfr ile durmaz zulm ile mülk’ Yani ‘Küfür ile dünya durur, zulüm ile durmaz’ Bunun açıklaması devletin kendine ve şeriata aykırı gördüğü kimselerin işkence ile kılıçtan geçirilip mallarının talan edilmesi yani
zulüm caizdir yeter ki sözde küfrü önlesin. Küfür dediği de kendi katı İslam anlayışı, vergi ve adalet düzeni. Rüşvet, yolsuzluk ve adaletsizlik ise bu tür küfrü önleyen zulüm uygulamaları ile tavan yapmıştır.
En şaşaalı dönem kabul edilen Kanuni zamanında bu kıyımlar en ağır şekilde yapılmıştır. Tabii günümüzün Osmanlı’yı bir barış medeniyeti zanneden cahil ayak takımları böyle şeyleri nereden bilsin.
Osmanlı yönetiminin Türkmen aşiretlerine karşı güttüğü derin düşmanlık sadece bir takım yüzeysel çekişme nedeniyle değildir. Bunların bazıları şunlardır;
-Düşünsel şekillenme: Türklerin Osmanlı sisteminin ortodoks İslami düşünce yapısına göre öldürülmesi sevap kazandıran kafirler olarak düşünülmesi. ‘Bunları kırub cemaatlerin dağıtmak cemi Müslümanlara vacip ve farzdur’ şeklinde fetvalar vardır.
Kısaca Türklerin yaşam biçimi ve töreleri hiçe sayılmıştır ve Türklere kıyım yapılmıştır.
-Toprak düzeni: Göçebe Türkler’den katı ve ağır vergileri tahsil etmenin ve asker toplamanın zor olması.
Zorla yerleşik düzene geçmiş halkın ürettiğinin ise çeşitli adlar altında kaldırılamayacak ölçüde ağır vergiler yoluyla yağma ve talan edilmesi ve sonucunda oluşan aşırı yoksulluk.
Toprakta çalışan üretici kesimin mal ve hizmet üretmekten başka hiç bir işlevi bulunmayan reaya yani kullar topluluğu olması.
İnanılmaz gibi geliyor ama Osmanlı’da yüzden fazla sayıda vergi çeşidi vardı. Bunlardan bazıları resm-i bennak (evlilik vergisi), resm-i mücerred (bekarlık vergisi), resm-i badi heva (hava vergisi) kapsamında resm-i arus (gelin veya düğün vergisi), resm-i gerdek ya da
gerdek değerü gibi anlamsız vergilerdir. Bu tür vergiler Osmanlı’nın kökeni olan aşiret yapılanmasında görülmemektedir ve büyük bir olasılıkla devşirme yöneticiler tarafından uygulamaya sokulmuştur.
Kaynak: Osmanlı Gizli Tarihinde Pir Sultan Abdal ve Bütün Deyişleri. Ali Haydar Avcı. BARIŞ KİTAP BASIM YAYIN. 2012

Arada yorumlar da ekledim.

Az sonra da ümmetçilik için ikinci floodu hazırlayacağım, bilginize.
Ümmetçilik ile geçen tarihi süreçlerimiz ile ilgili zincire başlıyorum.
İslamcılık (Ümmetçilik):

👉Osmanlıcılık fikrinin etkisini kaybetmesinden sonra, II. Abdülhamit ve taraftarlarınca ortaya atılmıştır. İstibdat Dönemi’nde geçerli olmuştur.
👉 Bu fikir akımının savunucuları arasında Mehmet Akif, İskilipli Mehmet Atıf ve Sait Halim Paşa da vardır.
👉Bu görüşe göre devletin kurtuluşu, halifelik makamının bütünleştirici etkisiyle Müslümanların bir çatı altında toplanmasıyla olacaktır.
👉Panislamizm olarak da nitelendirilen bu görüşe, Osmanlıcılık fikrinde olduğu gibi, en büyük darbe milliyetçilik akımından gelmiştir.
NOT: I. Dünya Savaşı’nda Kanal Cephesi’nde Müslüman Arapların İngilizlerle işbirliği yapıp Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmaları, ümmetçilik görüşünün geçerliliğini kaybettiğini göstermiştir.
Buraya kadarını ders notlarından alıntı yaptım ki çoğumuz bildiğimiz için. Mühim olanlara uzun değinmek istiyorum çünkü.
"Hepinizin, hepimizin, hep beraber gayemiz yalnız ve yalnız Allah'ın rızasını kazanarak İslâm'a, Müslüman Türk milletine, Müslüman Türk Dünyasına hizmet için olmuştur.
Bugün de bu aşkla bu gaye ile hareket halindeyiz. Cenab-ı Allah'ın rızasından başka bir gayemiz yoktur. O Rıza için hareket ettik, o rıza için kol kola verdik, o rıza için şehitler verdik; şehitlerimizin tabutlarını beraber omuzlarımızda taşıdık."

Alparslan Türkeş
Türkeş, dini insanın ve toplumun ayrılmaz bir vasfı, bir ihtiyacı olarak görmüş, “inançsız insanı bir kabuk gibi, pusulasız ve dümensiz bir gemi” gibi tanımlamıştır.

Alparsan Türkeş’in Allah sevgisi ve dindar kişiliği birçok konuşmasına da yansımıştır:
Bütün çalışmalarımızı Allah rızasını dikkate alarak yapacağız. Ve nefsimizi yenmeyi bileceğiz. İmanlı bir Müslüman Türk olarak nefsimizi daima kontrol altında tutacağız.

Alparslan Türkeş
Programımızda, hareketlerimizde her şeyden evvel Allah’ın rızasını esas alıyoruz. Allah rızasına göre hareket ediyoruz. Onun için güçlüyüz, kuvvetliyiz.

Alparslan Türkeş
ALPARSLAN TÜRKEŞ’E GÖRE TÜRKLÜK VE İSLAM AHLAKI AYRILMAZ BİR BÜTÜNDÜR

Başbuğ’un milliyetçilik anlayışı hiç bir zaman için ırk üstünlüğü düşüncesine dayalı olmamıştır.
“Milliyetçilik nedir? Milliyetçilik, milletimizi sevmektir, vatanımızı sevmektir, devletimize sadakat ile bağlı olmaktır. Milliyetçiliğimizin anlamı bu. Irkçılığı reddeden bir milliyetçilik anlayışımız var.
Milliyetçiliğimizin temel kaynaklarının başta geleni İslam imanı, İslam ahlak ve faziletleriyle, Türklük şuuru, Türk milletine karşı beselenen derin duydu derin sevgidir.”

Alparslan Türkeş
Alparslan Türkeş yaşamı boyunca“Türklük bedenimiz, İslamiyet ruhumuzdur. Ruhsuz beden ceset olur.” fikrini savunarak Türklük ve İslam ahlakının ayrılmaz bir bütün olduğunu dile getirmiştir.
Türkeş, böylelikle milliyetçiliğin ayrı kollara ayrılmasına sebep olmuştur. Şimdi ise her yandan kaç darbe aldık; Atatürkçüler kaç kol, milliyetçiler kaç kol. Yoksa retö?!...
Osmanlılar Emevi, yani Arapçı İslamı izlemişlerdir. 600 yıllık Ümmetçilik hikayesinden parçalanarak çıkmış, şimdi yalakalık yaptığı Araplar sırtından vurulmuş, vatanı parçalanmak, bölünmek istemiştir.
Ümmetçiler Atatürk’ü asmak istemişler, Anadolu’da milli bir devletin oluşumuna karşı gelmek için envai türlü isyanlar çıkarmışlardır. Ve sonra sonra biz bu duruma gelmişiz.
Ve hala “Ümmetçilik” davası…
Demek ki, “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur…”
Hiç kimse yaptığı hatayı iki kez yapmaz. Ama bizim insan kardeşlerimiz , ABD’nin dediklerini taklit ede ede sonunda her halde Tebareke’ye çıkacaklar.
Ulus Devlet yıkıldığı zaman neler olduğunu biraz sağa sola bakıldığı zaman görüyoruz.
Önemli olan, Ulus Devlet’den vazgeçip yeni modeller aramak değil, benimsenen bu model içinde insanları bunaltıya sokmadan, büyük bir özgürlük duygusu içinde, Demokrasi bayrağı altında toplayabilmektir.
Ama Gerçek Demokrasiye inanan kim? Demokrasi perde, tüccar ve istismarcıların!
Bir Demokrasi oyunu oynadığımız için bütün bunlar başımıza geliyor. En akıllımız da Padişah değil de, Başkan olacağını sanıyor; önce kendini, sonra bütün milleti kandırmaya çalışıyor.
Ne yapalım hayırlısı Allahtan…
İnşallah bu “Mele” milleti uyanır!
Türkiye’de uygulanan laikliğin gerçekten bir laik model olup olmadığı tartışılan bir konudur. Her ne kadar resmi söylem ve metinlerde laikliğin “din ve devlet işlerinin ayırımı” olduğu belirtiliyor ve
Türkiye’de de böyle olduğu iddia ediliyorsa da gerçeğin böyle olmadığı herkesçe malumdur. Türkiye’de laiklik, dinin devletten ayrılması değil, devletin dini belli bir forma sokması olarak ortaya çıkmıştır.
İşte bu tavır ve tutum, esasında İslam’ın reforma tabi tutulması ve milli ilke ve amaçlarla uyumlu bir “milli İslam”ın meydana getirilmesi çabasından başka bir şey değildir.
Türkiye’deki laiklik uygulamasının en can alıcı noktası ve bariz vasfı özellikle 1950’ye kadar budur; yani Türk laikliği İslam’ı reforme eden ve milli bir İslam oluşturmaya yönelen çabaların bir ürünüdür.
Cumhuriyet yönetiminin ilanının hemen arkasından başlatılan radikal düzenlemeler ve yenilikler çerçevesinde yapılanların çoğu doğrudan veya dolaylı olarak dine müdahale şeklinde tecelli etmiştir.
Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılarak yerine Diyanet İşleri Riyaseti’nin kurulmasını sağlayan 3 Mart 1340 tarih ve 429 sayılı kanun, Cumhuriyet yönetiminin dine ilk müdahalesidir.
Bu kanun dini “itikadat ve ibadat”tan ibaret hale getirmiş, geriye kalan alanları ise dinden çıkararak siyasal kurumların tekeline aktarmıştır.
Cumhuriyet laikliğinin dine müdahale olduğu zaten ilgililerce de ifade edilen bir durumdur. M. Kemal’in hatıratını yazan Falih Rıfkı Atay “Kemalizm aslında büyük ve esaslı bir din reformudur... Kemalizm ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır.” diye yazmıştır.
Bu amaca yönelik uygulamalar laisizmin “Sünni İslam” karşısında “sapkın” bir ideoloji ve rakip olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. İslam’ı çok iyi bildiğine kani olduğumuz Şemsettin Günaltay’ın şu kanaatleri son derece ilgi çekicidir.
“İslam dini Peygamberimizin Mekke’de bulunduğu sırada yaptığı ahlaki telkinlerden ve bu olgunluğa varmanın bir vasıtası diye tavsiye edilen vazifelerden ve ibadetlerden mürekkeptir.
Medine’de bir devlet kurulduktan sonra başvurulan Şeriat kaidelerinin mahiyeti, o zamanki mahalli şartların icabının yerine getirilmesinden ibarettir. Bu kaidelerin bin küsur yıl sonra başka muhit şartları içinde yaşayan milletlerin hayatına esas olamaz.”
Türkiye’de imparatorluk çökünce evrensel mantalite ve değerlerde toplum gündemindeki geçerliliğini kaybetti ve yerine ulusal ve yerel olanlar ikame edilmeye başlandı.Her şeyin millileştirildiği bir ortamda İslam’ın evrensel ve uluslar üstü konumda tutulmasını beklemek doğru olmaz
Kaldı ki, Osmanlı Devleti’nin sonlarına doğru dinin millileştirilmesi konusunda da ciddi görüşler ileri sürülmüş ve toplum buna hazırlanmıştı. Ziya Gökalp, 1915 yılında yazdığı “Vatan” şiirinde dindeki Türkçülükle ilgili ipuçlarını veriyordu. O şöyle diyordu:
Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar manasını namazdaki duânın...
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur'ân okunur.
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ'nın.
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!
Ziya Gökalp’ın bu özlemeleri 1930’lu yıllarda gerçekleşecektir. Hutbe, ezan, kamet Türkçeleştirilecek, Kur’an’ın ve diğer dini metinlerin Türkçeleştirilmesi için ciddi çabalar içine girilecektir. Bu tür tasarrufların dine müdahale olduğu, tartışma götürmez bir gerçektir.
Esas itibariyle dine bir müdahale şeklinde uygulanan laiklik, dinin dünyaya, dünyevi alana ve özellikle de devlet idaresine müdahalesini önleyen, onu siyaset ve toplum hayatından tamamen uzaklaştırmayı ve tasfiyeyi amaçlayan bir harekettir.
Bu durumda din,toplumsal, siyasal ve diğer tüm kamu alanlarından çekilerek kişisel bir yapı haline getirilmek,vicdanlara kapatılmak istenmektedir.Bu amacın gerçekleştirilmesi içinde siyasal güç ve devletin kullanılması Türkiye’deki laikliğn mümeyyiz vasfı olarak ortaya çıkmaktadr
Birinci baskısı 1930 ikinci baskısı da 1988 yılında yapılmış olan Prof. Dr. A. Afet İnan’ın Medeni Bilgiler kitabında M. Kemal’in el yazılarıyla verilmiş olan metinde dinle ilgili son derece ilgi çekici bir bölüm mevcuttur.
M. Kemal ve arkadaşlarının din hakkındaki görüşünü yansıtan bu bölüm, laiklik anlayışına temel oluşturmuştur.
“...Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiç bir tesir etmedi.
Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanlarını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu.
Bu Arap fikri, ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah kelimesinin, her yerde yükselmesine hasr etmeğe mecburdurlar.
Bununla beraber Allah’a kendi milli lisanıyla değil, Allah’ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, Allah’a ne dediğini bilmeyecekti.
Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar, ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur’an’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler.
Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince karışık, cahil hocalar ağzıyla ateş ve azap ile müthiş bir muamma halinde kalan din, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler...”

Mustafa Kemal Atatürk
Cumhuriyet ideolojisi yabancı yapılara karşı savaş açmamış mıydı?
Türkiye’deki laikliğin, 1950 öncesinde, dine açıkça bir müdahale, dini siyasal ve toplumsal hayattan uzaklaştırma, nihayet “ulusal İslam”, “milli din” oluşturma amacına yönelik bir kamu politikası olarak ifade edilmesi mümkündür.
Adnan Menderes’in Demokrat Parti’si 69’a karşı 408 milletvekili çıkararak, islamcılığı ve gericiliği destekledi; DP ile Menderes hükümeti daha İktidarın iki ayı dolmadan da radyoda dinî program ve haftada iki gün Kur’an okunması başlanmıştı.
Eğitime darbe vurmuş; Köy Enstitüleri’ni de kapamıştı.
Menderes, böyle büyük zarar verdi!
DP iktidarının ilk yedi yılında 1500 cami inşa edilmiş, camilere ayrılan bütçe ödeneği arttırılmış,viran kalmış camilere tamir yardımı yapılmıştır.İmam Hatip Okulu sayısı 19’a çıkarılmış, cumhuriyet tarihinde ilk defa bir Yüksek İslâm Enstitüsü açılmıştı.Dinî yayıncılık serbestti
Başbakan Adnan Menderes’in dine ve dindarlara tavrı ise açık ve kesin idi. Daha 1951’de “irtica” iddiasıyla dindarlara baskı yapılmasının hesabını kuranlara karşı, “DP, vicdan hürriyetine riayet edeceğini beş yıl evvel programıyla millete vaad etmiştir” cevabını veriyordu.
“Türk Milleti Müslüman’dır ve Müslüman olarak kalacaktır. Evvela kendine ve gelecek nesillere dinini telkin, onun esasını ve kaidelerini öğrenmesi, ebediyen Müslüman kalmasının münakaşa götürmez bir şartıdır” diyen Menderes’ti.
Demokrat Parti’nin 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanıp iktidara geldikten sonra yaptığı ilk icraatlardan birisi, on sekiz yıldan beri inananları rahatsız eden ezanın Arapça aslıyla okunması yasağının kaldırılması olmuştur.

Bu da dayatma değil mi?!. İlk darbe Menderes’ten!
Türkiye Laiktir, Laik Kalacak!

Laikliğin uygulanmasını destekleyemeyen muhalefet; şu an çocuklarımız ve bizler maalesef ülkece teokratik yönetimde monarşi ile islam zorla dayatılıyor.
Ülkemizde hiç tam anlamıyla uygulanmayan laiklik olsaydı; bilimde, sanatta, kültürde ve üretimde muazzam yol alırdık. Şimdi sadece camilerde militanlar yetişiyor ve bu cahil güruh artıyor. Sonumuz hayır olur umarım.
Son iki twiti yazdım çünkü, Menderes için alıntıladığım kaynakta; (ki sağcıydı değiştirerek), laiklik için yanlış eklentilerde bulunmuşum, düzeltmek için yazdım; gündem de umarım betimlenmiştir;
Türkçülük kültüründe ümmetçilik imkansızdır.
Atatürk ölmeden inançsızlaşmış ve bu saçmalığın din tüccarlarının zararlarıyla birlikte milliyetçiliği Araplaşmaya karşın yüceltmiştir.
Missing some Tweet in this thread?
You can try to force a refresh.

Like this thread? Get email updates or save it to PDF!

Subscribe to @İlkay MKA
Profile picture

Get real-time email alerts when new unrolls are available from this author!

This content may be removed anytime!

Twitter may remove this content at anytime, convert it as a PDF, save and print for later use!

Try unrolling a thread yourself!

how to unroll video

1) Follow Thread Reader App on Twitter so you can easily mention us!

2) Go to a Twitter thread (series of Tweets by the same owner) and mention us with a keyword "unroll" @threadreaderapp unroll

You can practice here first or read more on our help page!

Did Thread Reader help you today?

Support us! We are indie developers!


This site is made by just three indie developers on a laptop doing marketing, support and development! Read more about the story.

Become a Premium Member and get exclusive features!

Premium member ($3.00/month or $30.00/year)

Too expensive? Make a small donation by buying us coffee ($5) or help with server cost ($10)

Donate via Paypal Become our Patreon

Thank you for your support!