Bir başkası bize gözünü dikmiş dikkatle bakarken, o iyiniyetli bile olsa, özbilinçlilik halimiz canlanır genellikle. Sartre zannedersem bu sebeple "cehennem başkalarıdır" demişti. Özbilinçllik hali rahatsızlık vericidir çünkü.
Atay, milyonların dile getiremediklerini yazarken, kendi özbilincini dışa vurmaktan çok, sözünü ettiği milyonlara onların özbilinçlerini uyandırabilecek kendi bakışını yöneltiyordu. Trende size bakan biri gibi. Yazıyla da bakabilirsiniz birisine.
Hatta bana kalırsa Atay, onu bir türlü rahat bırakmayan yüksek özbilinçlilik halinden, bu halin tetiklediği rahatsızlıktan kurtulmak için başkaları, milyonlar üzerine düşünme yoluna gitti. Tercih etti diyemiyorum.Aksi daha çok acı verecekse aslında sonuç büyük ölçüde bellidir.
Sürakli başkalarını düşünmek, kendini düşünmemenin, kendinden kaçmanın bir yoludur. Hele ki yüksek özbilinçliliğiniz varsa. Özbilinçlilik de kendinize dair kitabi formüllere sahip olmanız değil pek. Size spontanlığınızı kaybettirebilen bir hâl. "Let it go" diyemezsiniz mesela.
Sondheim ölümsüz şarkılarından birine yazdığı şarkı sözünde, kültürlü ama ıslık çalamayan bir entelektüeli tasvir etmişti. Bu entelektüel onun kadar kültürlü olmadığı ima edilen arkadaşından, kendisi olabilmesi için yardım bekliyordu. Ona ıslık çalabilmeyi öğretmesini istiyordu.
Bana öyle geliyor ki Atay, kendisi ıslık çalamayan ama başkaları hatta milyonlar hakkında çok şey söyleyebilen, söyleyecek önemli çok sözü olan biriydi. Yüksek özfarkındalığının uyandırdığı kaygıyı askıya alabilmek için yazmaya tiryaki oldu. Kendini düşünmemek için. Kaygıya mola.
Onun kadar becerikli, entelektüel ve yetenekli olmayanların bazıları ise sadece sigara tiryakisi oluyor. O da aynı işi görüyor sonuç olarak. Bir fırt duman çekerken kendinizi düşünmeye ara veriyorsunuz. Kaygınızı askıya alıyorsunuz yani. Eğer başka bir sorununuz yoksa tabii.
Şarkı bu. Harikadır. Sondhaim'a da iyi bir giriştir bence.
Bu da B. Peters icrası. Peters, bence en iyi Sondheim yorumcusu vokal. Zaten Sondheim da ona özel bir ilgi göstermiştir. Onun müziğini en iyi somutlaştıran vokal olduğu için böyle yaptığını tahmin ediyorum.
Lafı dönüp dolaştırıp S. Sondheim'a bağladığım için gayet memnunum. Keşke bunu daha sık yapabilsem.
• • •
Missing some Tweet in this thread? You can try to
force a refresh
İtham etmek, suçlamak istediğiniz her neyse veya her kimse, onun güçsüz ve zayıf yönlerini ne görmek ne de göstermek istiyorsunuz. Ama hiç bir şey o kadar güçlü değil. Suçlayabilmek için tümgüçlü gösterme kurnazlığına o kadar sık başvuruluyor ki. Bu entelektüel bir kurnazlık ama.
Tersi de doğru. Suçlamak istemediğinizi zayıf ve güçsüz gösteriyorsunuz. Mesela Tr'de topluma çoğu entelektüel böyle baktı. Yeşilçam filmlerindeki, kandırılıp "kötü yola" düşürülmüş, zorla senet imzalatılmış, çaresizlikten ne yapacağını bilemeyen zavallı ve alımlı bir kadın gibi.
Güçsüzlüğün doğasına atfedilen masumiyet ile, gücün yerine getirmediği ama doğası gereği sahip olması gereken ahlaki sorumluluk karşı karşıya getirildi. Aslında analitik zemin hep ahlaki bir süreden beri! Ama üstü örtülü.
Evimin yoldan bir metre kadar aşağıda olan bahçesine birçok kez araç uçtu. Çiti de kırdılar tabii. Bir kişi hariç, hiçbir sürücü bir "kusura bakmayın" bile demedi. Sanırım bu özdeğerlerini eksiltiyor.
O zaman bir soyutlamaya gidiyor ve ahali böyle diye düşünmeye başlıyorsunuz.
Ahalinin, halk olarak toplumun bekası için çırpınıyor izlenimi uyandıranlarla aynı yere bakmıyoruz gibi hissediyorum; ben bu ahalinin iyiliği için kılımı kıpırdatmayı sanırım üniversite ikideyken bıraktım. Ne hali varsa görsün modundayım.Bunun bir de "cehenneme kadar" biçimi var.
Çoğunuzda olan bu halk aşkı hoş bir şey tabii aslında. İnsana dair bitmez tükenmez ümit filan.
Tr'de otantik veya potansiyel bir sivil toplumun (tam da olması gerektiği gibi) bulunduğu lakin kendini gerçekleştirmesinin devlet tarafından engellendiği fikrine denk gelmek zor değil. Bu kısmen doğru ama çok da eksik bir tespit.
./..
Tr'deki köklü ve stabil kinizm sadece devlete yönelik değil; sosyal alanı da kaplar. Herhangi birine güvenmezlik öyle yüksektir ki herkese dönük amaçlar için bir araya gelmek çok zordur.Daha çok mahalleye cami yaptırmak veya köy derneği için bir araya gelinir: Eş dost ilişkisi.
Bu kadar şiddete dönük, elinde ordudakinden çok silah bulunduran bir ahali liberal söylemde sivil ve demokratik olarak kurulabilir tabii. Nasıl olsa söylemin kemiği yok. Hatta halkların doğası gereği demokratik olduğuna bile inanabilirsiniz. Birkaç kişiyi de örnek verirsiniz.
Yerinde bir soru.
Ben bu konuda şöyle düşünürüm: Ahalide okul sınavında arkadaşıyla yardımlaşan çoktur malumunuz. Hatta muhtemelen siz de yapmışsınızdır. Oysa kitle hizalayan okul kuralı bunu yasaklar. Ama siz bunu bilerek çiğnersiniz. Niye? Arkadaşlığın gerekleri öndedir çünkü.
Hatta sınava arkadaşınızla birlikte çalışmış bile olabilirsiniz ve o yanıtı bildiğiniz halde size söylemezse ona kırılabilir ve gücenebilirsiniz. Hatta küsebilirsiniz. Hocayı kandırıyor oluşunuz, hak etmediğiniz notu alıyor oluşunuz arkadaşlığın gerekleri kadar önemli değildir.
Ben bu tavrı kültürel kolektivizme bağlıyorum. Ama Tr'de bu kolektivizm tüm yurttaşları kapsamadı. Daha çok eş dost, hemşeri, akrabalık çevresi veya yandaşlar sınırları içinde kaldı. İlişkiseldi. Dolayısıyla hem birleştirdi hem ayırdı. Çünkü çoklu standartlı tavırlara yol açtı.
Tr'de eksikliği olmayan bir şey varsa o da çocuk. Çocuklar güzeldir tabii de çok çocuk yapıldı. Şevkle. Sonra bu kadar çocuğa akıllı telefon nasıl alınacak? Arkadaşsız olabilir artık, telefonsuz olmaz. Çocuk tvit atıp vasilik, tvit jurorlüğü yapacak değil mi? Şimdi yaptığım gibi.
Telefonla konuşma sürelerinde de kalımlı olarak zirvelerdeyiz malumunuz. Bu pratiğe sembiyotik bir söylem de var mı?
Sosyal özneler telefonla uzun uzun konuşmaya pek istekliler. Çok çocuk yapmaya da. Bunlarda gayet iyiyiz: Çocuk yap, telefonla konuş, internette takıl.
İnternete takılan çocuklar buna imkan bulamayan ve resmi eğitimin kitleyi biçimlandiren etkisine maruz kalmaktan başka şansları olmayanlardan epeyce farklı. Daha iyi vasilik ve tvit jurorlüğü yapıyorlar. Daha özgürler. "Sen" diline daha hakimler.
Öyle tabii fakat sorun şu ki iktidarca kendi ideolojisine uygun biçimde yaratıldığı, kurgulandığı ve sunulduğu net olarak bilinen geçmiş ne kadar yaratılmış sayılabilir? Bu geçmişin kurgulandığı önermesi de sadece bir kurgudan ibaret değilse tabii. "Gerçeklik etkisi" olmaz zira.