Bir zamanlar başı görklü, suyu tatlı yüce Altay'da Sarı Kaan adlı bir hükümdar yaşardı. Koyunları geniş vadileri doldurur, altınları yüksek tepeler gibi yığılırdı. Kaan zenginliği ne kadar çok ise aklı da o kadar az olan budala bir adamdı.
Öyle ki acı ile tatlıyı birbirinden ayıramaz, yiyeceği şeyi hizmetkârlarına “Bu acı mı yoksa tatlı mı?” diye sorardı. Sonra da kendisinin acı dediği şeye tatlı, tatlı dediğine acı diyenlerin başını kestirirdi.
Kaan öyle aptal adamdı ki ak ile karayı birbirinden ayırt edemez, kırmızıya sarı, yeşile mavi derdi. Renklerin adını yanlış bildiğini söyleyip “Bu ak değil karadır,” diyen olursa onun da vay haline! Kellesi bir kargının ucunda ak otağın önüne dikiliverirdi.
Günlerden bir gün Kaan’a büyük kızının doğum yaptığı haberi geldi. Sarı Kaan yanındaki hizmetçilerden birine “Git bak bakalım, torunum oğlan mı, yoksa kız mı?” dedi.
Hizmetçi aldığı emri yerine getirmek üzere Kaan’ın yanından ayrılırken “Bence torununuz kız oldu,” diye ağzından kaçırıverdi. Kaan güldü ve “Hah! Sen nereden bileceksin ki? Git bak bakalım kız mı erkek mi, bence erkek çıkacak!” dedi.
Hizmetçi, Sarı Kaan’ın kızının doğum yaptığı keçe yurda varıp ebelerle konuştuğunda ak pürçekli Umay Ana’nın Kaan’a ay gibi parlak yüzlü bir kız torun verdiğini öğrendi. Hizmetçi dönüş yolunda pek tedirgindi.
“Kaan'a oğlan oldu diye yalan söylesem öğrenince başımı kestirir, kız olduğunu söylesem hemen oracıkta kestirir,” diye düşünüp dururken sonunda Kaan’ın ak otağına vardı. Otağın içine girip Sarı Kaan’ın karşısında diz vurduktan sonra cesaretini toplayıp Kaan’ın yüzüne baktı.
Kaan gülüyor ve pek mutlu görünüyordu. “Söyle bakalım!” dedi, “Torunum kız mı yoksa oğlan mı?”
Hizmetçi bir süre sessiz kalarak bekledi, bu sırada boncuk boncuk terliyor, alnından akan ter yanaklarından süzülüp göğsünü ıslatıyordu. Sonunda sessizliğini bozdu ve “Siz kazandınız Kaan’ım, torununuz kız olmuş,” dedi.
Kaan’ın gülen yüzü birden asıldı, ak otağın içinde öyle soğuk bir hava esti ki kış mevsiminde Altay’ın eteklerinde esen rüzgârlar sanki toplanıp şu küçücük keçe yurdun içine dolmuş gibiydi.
Hizmetçiye bin asır gibi gelen o kısacık sessizlikten sonra Kaan gürledi: “Sen, koskoca Sarı Kaan ile alay mı ediyorsun!” Hizmetçinin korktuğu başına geldi. Kaan öfkesini tutamayarak “Cellatlar! Cellatları çağırın! Şu düzenbaz ve saygısız adamın kellesini kargı ucuna taksınlar!”
Biraz sonra zavallı hizmetçi başının uçurulacağı araba tekerleğinin önünde elleri ve ayakları bağlanmış halde dikiliyordu. Kaan da hizmetçinin öldüğünü görmek için oradaydı. Cellat, Kaan’dan işaret beklerken aniden garip bir şey oldu.
Bir bıldırcın otların arasından havalanarak Kaan’ın başına konuverdi. Kuştan rahatsız olan Kaan cellatlarına seslendi: “Bırakın hizmetçiyi de başıma konan şu kuşu gebertin önce! Burada ne insanların ne de hayvanların Kaan’a saygısı kalmamış, başıma konmak da ne demek!”
Cellatlar uğraşıp da bıldırcını yakalayamayınca elleri bağlı hizmetçi Kaan’a seslendi: “Ulu bozkır tanrısı Sarı Kaan! Yalvarırım beni bırakın da şu kuşu sizin için yakalayayım!”
Kaan cellatlara hizmetçinin çözülmesini emredince serbest kalan adam elleri ile bıldırcını yakalamaya çalıştı fakat tüm çabası boşunaydı. Küçük kuş Kaan’ın börkü üzerinde bir oraya bir buraya sıçrıyor ve kendini bir türlü yakalatmıyordu.
Sonunda Kaan’ın sabrı tükendi ve “Bırak ellerinle uğraşmayı, kuşu kaçıracaksın!” diye bağırdı. Cellatlara dönüp “Çabuk demircinin çekicini getirin!” diye emir verdi.
Çekiç gelince onu hizmetçinin eline vererek “Ben hareketsiz duracağım, sen de şu tokmakla kafamdaki bıldırcını eziver. Aman kaçırma haa!” dedi.
Hizmetçi çekici Kaan’ın elinden aldı ve havaya kaldırdı. Demircinin örsteki demire vurduğu kadar sert şekilde kuşun üzerine indirdi fakat kuş daha çekiç havadayken uçup gitti.
Çekiç, Sarı Kaan’ın kafasını öyle ezdi ki Kaan daha ayaktayken canı bir kuşa dönüştü ve kaçan bıldırcının peşinden uçup gitti…
Vebadan ölenleri taşıyan at Førnesbrunen'in hikâyesi
1378 sonbaharında Norveç'e ulaşan Kara Veba yüzünden çok fazla insan ölmüştü. İnsanlar vebanın kara saçlı, kara gözlü bir kadın olduğuna ve onun dağdan indiğine inanmaktaydılar.
Koltuk altında taşıdığı kara kaplı bir kitapta ölecek olanların listesi yazılıydı. Eğer kadın bir beldeye gelip, oturur ve kitabına bakmaya başlarsa çok fazla can kaybı olacağına, eğer basitçe göz gezdirip giderse o bölgede fazla ölüm olmayacağına inanılırdı.
Møsstrand, vebanın çok fazla can kaybına neden olduğu bir yerdi. Møsstrand'da bir kilise olmadığı için ölüler uzak bir yer olan Rauland'daki kiliseye taşınıyor ve oranın mezarlığına gömülüyorlardı. (Resimdeki kilise)
Zamanın birinde çocuğu olmayan fakir bir adam karısı ile birlikte yaşayıp gidiyordu. Adamın tavlasında sütten kesik bir kısrak, bir iki çelimsiz tay haricinde bir de argımak atı vardı ki koştuğunda rüzgârlarla yarışırdı.
Adamın karısı bir gün ‘’Argımak atı koşumlayıp bana ver, ağabeyimin yurtluğuna gideceğim’’ dedi. Adam atını güzelce hazırlayıp karısını bindirdikten sonra onu yolculadı. Kadın at sırtında yolculuğuna devam ederken birdenbire sancısı tuttu ve karnı hızla şişmeye başladı.
TÜRK, CERMEN / İSKANDİNAV MİTOLOJİLERİNDE ORTAK BİR MOTİF VE GOETHE'NİN ELFLER KRALI ERLKÖNİG'İ (FLOOD)
Mitolojinin ve hikâyelerin nereden gireceği, nereye çıkacağı, nerede tezahür edeceği hiç belli olmaz, gelin küçük bir yolculuğa çıkalım :)
Erlkönig Cermen mitolojisinde özellikle küçük çocukları kandırması ile bilinen orman ruhudur. Belki Wotan (Odin) ile de ilişkilendirilebilecek bu figür Elflerin kralı olarak bilinir. Ormandan geçen gençleri şehvet ve zenginlik vaadi ile kandıran dişi orman ruhlarının da babasıdır
Efsanenin asıl kaynağı bir Danimarka balladı olan Elveskud ile bağlantılıdır. Dört bakire perinin bir savaşçıyı dans etmeye ikna etmek için uğraştığı Elveskud'u anlatmayı başka bir güne bırakıp, Erlkönig hikâyesini şiirleştiren Wolfgang von Goethe'nin eserinden bahsedeceğim.
Efsanelere göre Yakut Türkleri Ruslar gelmeden önce şamanların da yardımıyla kan tanrıçası İlbis Kıısa'na adanmış büyülü savaşçıları savaş sanatı ile yetiştirirmiş.
Savaşçı olarak yetiştirilecek çocuk yürümeye başlayıp ayak tabanları siyahlaştığında bir şaman çağırılıp dış görünüşüne bakılarak savaşçı olup olamayacağı belirlenir.
Şaman çocuğa bakıp kehanette bulunur, ‘’Bu çocuğu iyi yetiştirin, ondan bootur çıkacak’’ derse çocuk gizlice savaşçı olarak yetiştirilir.
Sosyal mesafeyi koruyarak ateşin başına toplanalım, hikâye başlıyor!
Bu günden eski, eskiden yeni bir zamanda. Kurt dişinin yere değdiği, geyik boynuzunun göğü deldiği çağda. Başkurt ülkesinde birbirini çok seven delikanlı ile genç kız, evlenip yuva kurmuşlar.
Tanrı onlara bir evlat vermemiş fakat onlar yine de birkaç yıl boyunca birlikte çok mutlu yaşayıp gitmişler. Ta ki Günün birinde delikanlı, çaresiz bir hastalığa tutulana kadar
''AVCI VE ORMAN RUHU'' (TUVA HALK HİKÂYESİ)
Hikaye başlıyor!
Dağlar yeşil libaslarını çıkarıp beyazlara büründüğünde, tamır suların yüzü buz tuttuğu kış başında Tuva’da sincap avlamanın çağı gelmiş demektir.
İşte böyle bir günde avcılar sincap avlamak için toplandılar fakat, bir tanesi geç hazırlandığı için avcıların buluşma yerine yetişemedi ve onlardan ayrı olarak yola düştü. Avlanmak için seçtikleri yer Şuurmak ormanlarıydı, bu mevsimde ormanın her yerinde kozalak toplayarak ++