Atatürk'ün mal varlığı İslamcı yazar Emine Şenlikoğlu'na dert olmuş.
"Osmanlı hanedanlarının hiçbiri saltanat yaşamadı. Asıl saltanatı Atatürk yaşadı, mal varlığını araştırdım aklım şaştı" diyor.
Bak cahil kadın. Tane tane anlatacağım iyi oku.
1⃣- Atatürk’ün sahip olduğu gayrimenkuller, çıkmış olduğu yurt gezilerinde ziyaret ettiği yöre halkının bir şükran ifadesi, vatanı kurtarması karşılığında küçük bir teşekkür, bir saygı nişanesi olarak kendisine hediye edilmiştir. Atatürk bir gayrimenkulü sahibinin elinden zorla almış ve yahut hukuksuz yollardan gayrimenkul sahibi olmuş değildir. Buna ihtiyacı da yoktur.
Vatanı kurtarmasına karşılık diyorum. Anlıyor musun? Vatan kavramının ne olduğunu biliyor musun?
2⃣- Hindistan’dan vatanın kurtulması için gelen paranın büyük kısmını Büyük Taarruz öncesinde orduya teslim etmiştir. Kalan parayı ülke menfaatleri için en faydalı şekilde nasıl kullanacağının arayışına başlayan Atatürk, bu parayla memleketin ekonomik ve zirai alanda kalkınmasını sağlayacak iki büyük yatırım yapmıştır. Bunlardan birincisi İş Bankası’nın kurulmasıdır.
İş Bankası pek çok fabrikanın kurulmasında sermayedar olmuş, yaptığı yatırımlarla Türkiye’nin ekonomik kalkınmasında önemli rol oynamıştır.
3⃣- Atatürk’ün ikinci büyük yatırımı çiftlikler projesidir. Atatürk Türk köylüsüne ziraatta öncülük etmek maksadıyla yurdun çeşitli bölgelerinde çiftlikler kurmuştur.
Büyük araziler üzerine kurulan bu muazzam çiftliklerin içinde yerli yabancı pek çok hayvan ırkı üzerinde inceleme yapılmış, bu çiftlikler tarım alanında bilimsel ve uygulamalı deneylere ev sahipliği yapmıştır. Çiftliklerden elde edilen kazanç yine çiftliklerin geliştirilmesinde kullanılmıştır.
13 yıl süren çalışmalar sonunda çiftliklerin amacına ulaştığını gören Atatürk bu çiftliklerin tamamını hazineye devrederek halkın hizmetine sunmuştur
4⃣- Burada Atatürk’ü mal mülk elde edinmekle suçlayanlar, Atatürk’ün çiftlikleri neden kendi üzerine yaptığını soranlar şu önemli noktayı göz ardı etmektedirler.
1933 yılındaki miras hukukuna göre bir kişi üzerindeki mal ve mülkün en fazla %75’ini bağışlayabiliyor iken, Atatürk kendisini bundan muaf tutup üzerindeki malların tamamını bağışlayabilmenin önünü açan bir kanun çıkartmıştır.
Daha açık bir ifade ile üzerindeki malların %25’i kanunen kız kardeşi Makbule Hanım’a kalması gerekirken, Atatürk mal varlığının %25’lik kısmını da milletine bağışlayacak şekilde kanuni düzenleme yapmış ve birkaç yıl sonra üzerindeki çiftlikleri milletine devretmiştir.
5⃣- Vasiyetinde görüleceği üzere Atatürk, Çankaya’da bulunan evi bile “yaşadığı müddetçe” Makbule Hanım’ın emrine tahsis ederek kız kardeşinin mülk edinmesinin önüne geçmiştir. Vasiyetinde yer almayan ve bazı belediyeler tarafından Atatürk’e hediye edilen evlerden bazıları Atatürk’ün ölümünden yıllar sonra kız kardeşi Makbule Hanım’ın üzerine geçmiştir. Makbule Hanım tarafından tekrar devlete bağışlanan bu evlerin pek çoğu Atatürk Müzesi olarak hizmet vermektedir.
6⃣- Trabzon Atatürk Köşkü: (Hediyedir)
Trabzon’un Soğuksu köyünde yer alan Atatürk Köşkü, 1890 yılında Konstantin Kabayanidis tarafından yaptırılmıştı. Tapuya kayıtlı olmayan bu köşk, ayrıca iki haneli bir ev, bir tarla ve bir otlak Maliye tarafından Hazineye müzayede ile 10.000 lira bedelle satıldı. Cumhuriyet’in ilanından sonra Trabzon Valiliği Özel İdaresi bu köşkün sahibi olarak tapuya kaydedildi. Trabzon Valiliği Daimi Encümenliğinin 18 Mayıs 1931 tarihli ve 361 numaralı kararıyla Trabzon Özel İdaresi’nin malı olan bu köşkün Gazi Mustafa Kemal’e hediye edilmesine karar verildi. Kararın gereği 16 Haziran 1931’de yerine getirilerek köşk ve diğer gayrimenkuller Gazi Mustafa Kemal adına tapuya kaydedildi. Tapu Numarası: Trabzon Tapu Zabıt Defterleri, C:109/1, Sf:18, Sayı No:50.
Atatürk’ün 1937 yılında gerçekleşen Trabzon ziyaretindeki faaliyetlerini anlatmak için 12 Haziran 1937’de İsmet İnönü’ye çektiği telgrafta kullandığı “Trabzon Hususi İdaresinin bana kıymetli bir hediyesi olan köşküme geldim.” ifadesi de söz konusu köşkün Atatürk’e hediye edildiğini göstermektedir.
7⃣- Erzurum Atatürk Evi: (Hediyedir)
Erzurum Atatürk Evi 1895 yılının Mart ayında Mıgırdıç adlı bir Ermeni tarafından yaptırılmıştır. 1915 Ermeni tehciriyle birlikte terkedildiği anlaşılan ev Hazine’ye geçmiştir. Bir süre Almanya’nın Erzurum Konsolosluğu’na kiraya verilen ev, Erzurum’un Ruslar tarafından işgal edilmesiyle birlikte Ermeni çete reislerine tahsis edilmiştir. İşgalin sona ermesiyle birlikte Erzurum Valisi bu evde ikamet etmeye başlamıştır. Atatürk, Erzurum Kongresi sürecinde ve sonrasında Erzurum’dan ayrılana kadar bu evde kalmıştır. 8 Şubat 1926’da Erzurum Özel Muhasebe İdaresi adına evin tapu kaydı yapılmıştır. Erzurum Valiliği Genel Meclisi’nde 31 Aralık 1925 tarihinde yapılan toplantıda evin bedelsiz olarak Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya hediye edilmesine karar verilmiştir. Söz konusu ev, Erzurum Valiliği Özel İdaresi’nin 8 Şubat 1926 tarihli ve 3241/106 numaralı tezkeresi gereğince aynı gün Gazi Mustafa Kemal Paşa adına tapuya kayı edilmiştir. Tapu Numarası: Erzurum Tapu Zabıt Defterleri, C: 44, S: 63, SR:5
Ev, Atatürk’e Erzurum halkı adına hediye edilmiştir. Evin anahtarını ve tapusunu takdim etmek üzere Belediye Başkanı Nafiz Bey ve Bayburt üyesi Tevfik Bey’den oluşan bir heyet seçilmiştir. Erzurum İl Genel Meclisi, 13 Ocak 1926 tarihli toplantısında kıymetli hemşerileri olan Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya, Vilayet halkının saygılarını sunmak ve son irtica olayı nedeniyle üzüntülerini iletmek adına, vatanın kurtarılması hususundaki programını tespit ettiği evin tapusunun ve anahtarının görevli heyet tarafından kendisine takdim edilmesine karar verildiği İçişleri Bakanlığı’na bildirmiştir. İçişleri Bakanlığı yazıyı Başbakanlığa iletmiştir. 22 Ocak 1926’da Erzurum’dan Ankara’ya hareket eden heyet yaklaşık bir aylık yolculuktan sonra 18 Şubat 1926’da Ankara’ya ulaşmıştır. Heyetin Ankara’daki faaliyetleri 22 Şubat 1926 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde “Güzel Erzurum, İnkılabın Sadık Şehridir. Ankara’ya gelen Erzurumlu misafirlerimizle mülakat” başlığıyla haber yapılmıştır.
8⃣- Bursa Atatürk Köşkü: (Hediyedir)
Atatürk’ün 20 Ocak 1923 tarihindeki Bursa ziyaretinde kaldığı köşk ise, Bursa Belediyesi tarafından sahibinden satın alınarak kendisine hediye edilmiştir. Atatürk Çelikpalas Oteli’nin bahçesinde bulunan bu köşkü 2 Şubat 1938 tarihinde Bursa Merinos Fabrikasını hizmete açmak için yaptığı Bursa ziyareti esnasında tekrar Bursa Belediyesine bağışlamıştır. Atatürk, Bursa Belediyesine hitaben köşkü ve Bursa kaplıcalarındaki hisselerini bağışladığını bildiren şu mektubu yazmıştır:
“Bursa kaplıcalarının büyük medeni ihtiyaçlarından birini karşılayan Çelikpalas Oteli’nin Bursa Belediyesinin de himmet ve muavenetiyle daha fazla inkişaf edebilmesini temin için bu otelin aid olduğu şirketteki 34.830 Türk liralık hissemi belediyeye terk ediyorum. Aynı zamanda vaktiyle Bursa Belediyesinin 1923 tarihinde bana hediye etmiş olduğu otel bahçesinde muttasıl köşkü de bütün müştemilatı ile belediyeye hibe ettim.”
9⃣- Atatürk Mal Varlığının Tamamını Bağışlayabilmek İçin Kanun Çıkartıyor
Buraya kadar sunduğumuz belgeler söz konusu gayrimenkullerin Atatürk’e Türk milleti tarafından vatanı kurtarmasına bir teşekkür, bir saygı nişanesi olarak hediye edildiğini ispat etmektedir. Bu malların tamamı Atatürk’e hediyedir. Peki Atatürk ne yapmıştır? Atatürk, bu malların tamamını bağışlamaya karar vermiştir.
Miras Hukukundaki “mahfuz hisse” kavramına göre Atatürk’ün mal varlığının %25’i kız kardeşi Makbule Hanım’a ait sayıldığı için Atatürk ancak mal varlığının %75’ini bağışlayabilmektedir.
Tam bu noktada Atatürk, hiç kimsenin kolay kolay yapmayacağı bir davranış sergileyerek bu malların tamamının bağışlanabilmesi için bir kanun çıkartmıştır.
12 Haziran 1933 tarih ve 2307 sayılı kanunla Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin mallarının mahfuz hisseler hakkındaki hükümden müstesna olduğu hususu hüküm altına alınmıştır.
🔟- Atatürk, sahip olduğu çiftlikleri hazineye hediye etmesinden dolayı kendisine hükümet adına teşekkür eden İsmet İnönü’ye gönderdiği cevabî mektupta, çiftliklerini Türk köylüsüne bağışlamanın küçük bir görev olduğunu ve asıl vermeyi düşündüğü armağan karşısında hiçbir değere sahip olmadığını ifade ederek ve asıl vermeyi düşündüğü armağanın canı olduğunu, zamanı geldiğinde zamanı geldiğinde Türk milletine en büyük armağanı olmak üzere canını vereceğini ifade etti.
Mektubun tam metni:
"Hatırlarsınız, Türk köylüsünün Türk’ün efendisi olduğunu söylediğim zamanı. Ben o efendinin isteği ve iradesi altında yıllardan beri çalışmış olan bir hizmetçiyim. Şimdi beni çok duygulandıran olay, değersiz olsa da Türk köylüsüne ufak bir görev yapmış olduğumdur. Milletin Yüksek Temsilciler Kurulu bunu iyi görmüş ve kabul etmişler ise, benim için en unutulmaz bir mutluluk anısını bana vermişlerdir. Bundan ötürü çok yüksek bir zevkle millet, memleket ve Cumhuriyet hükümetine yapmak zorunda olduğum görevlerden en basiti karşısında gösterilmiş olan iyi duygulardan ne kadar heyecanlandığımı anlatacak güçte değilim. Söz konusu olan armağan Yüksek Türk Milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm armağan karşısında hiçbir değere sahip değildir. Ben gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim."
• • •
Missing some Tweet in this thread? You can try to
force a refresh
Türkiye, Fener Rum Patrikhanesi’nin Ekümenik Sıfatını Neden Kabul Etmemektedir? Kabul Ederse Neler Olur?
1⃣- Bartholomeos, Heybeliada Ruhban Okulu’nu birincilikle bitirdi. Barhtolomeos'u yetiştiren Athenagoras Türk vatandaşı olmamasına rağmen Amerika'dan gönderilip bir gecede Türk vatandaşı ve Patrik yapılan kişidir. Menderes ve İnönü zamanında Amerika'nın baskısıyla patrik seçilen kişidir.
2⃣- Bartholomeos, 1991’de Patrik seçilir. Patrik dediğimize bakmayın, Lozan’a göre unvanı “Başpapaz”dır.
Lozan’da yetkileri kaldırılan Patrikhane, yalnızca İstanbul Rumlarının dini ihtiyaçlarını karşılamakla görevli, Fatih Kaymakamlığı’na bağlı bir Türk Kurumu haline gelmiştir.
3⃣- Bartholomeos, açıkça “Patrikhane ekümeniktir ve sorumluluğu sadece İstanbul ve Türkiye ile sınırlı değildir” görüşünü savunmaktadır.
Günümüzde ekümenik kavramını yalnız “eşitler arasında birinci” şeklinde yorumlayıp yumuşatmak isteyen vardır.
2⃣- Atatürk, Pontus Terörüne karşı uyguladığı yöntemlerle kısa sürede sonuç almış ve terörün kökünü kurutmuştu.
Neden terör ifadesini kullandım? Terör kelimesi etimolojik olarak “korku salarak dehşete düşürmek” anlamına gelen Latince “terrere” sözcüğünden türemiştir. Arapça kökenli “tedhiş” sözcüğü de Türkçede aynı anlamda kullanılmaktadır. Mondros Mütarekesi sonrasında Karadeniz Bölgesi’ndeki Rum çetelerin yaptığı eylemler, tam anlamıyla birer terör faaliyetidir. Nasıl mı? Gelin beraber inceleyelim.
3⃣- Mondros Mütarekesinin getirdiği ağır şartlar ve asayişteki bozulmayı fırsat bilip bölgedeki Türk nüfusu yok etmek isteyen Pontus çeteleri Müslüman köylerini basıp kadın, yaşlı ve çocuk demeden katliam yapmışlardır.
Siyasi emellerini kanlı eylemlere dönüştürmek için uygun bir ortamın oluşmasını fırsat bilerek kasaba ve köylerinde eli silah tutan herkesi silahlandırmışlardır. Bölgedeki çetelerin en tehlikelisi olan, Bafra civarında konuşlanmış ve mevcutları iki bin46 kişiyi bulan “Nebyan Çeteleri”, Nebyan Dağı bölgesindeki 11 Rum köyünde yaşayan isyancılar tarafından kurulmuştur. İlk kanlı eylemlerini de Kasnakçımermer köyünden iki Müslüman köylü üzerinde tatbik etmişler, bu iki zavallıyı sırt sırta bağlayarak diri diri yakmak suretiyle senelerce devam edecek olan kanlı sahneyi açmışlardır.
Nebyan çeteleri, bu mıntıkada bulunan 6 İslam köyü arasından 150 haneli Çağşur köyüne ani bir baskın düzenlemiştir. Bu baskın, Nebyan çetelerinin giriştikleri ilk toplu faciadır. Bundan sonra yüzlerce benzer katliam yapacaktır bu çeteler. Yalnız Bafra yöresi değil tabiki. Bütün Karadeniz bölgesinde yaşanacaktır bu katliamlar.
Atatürk’e din üzerinden saldıranların en büyük dayanağı 1 Kasım 1937 tarihli Meclis açılış konuşmasında geçen şu sözlerdir:
“Aziz milletvekilleri, Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla (değişmez kurallarıyla) asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.”
Burada geçen “Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları” ifadesi malum çevreler tarafından dini reddiye olarak yorumlanıp saldırı argümanı olarak kullanılmakta, güya Atatürk’ün dinsizliğine kaynak olarak sunulmaktadır.
Biraz zamanı geri sarıp bu konuşmanın hangi gelişmeler neticesinde yapıldığını inceleyelim.⬇️
1⃣- Atatürk, Türkiye’nin kalkınmasında önemli yer tutacak olan ekonomik kalkınmanın köklü şekilde hayata geçirebilmesi için devletçi ekonomi anlayışında değişiklikler yapılması gerektiğini düşünüyordu.
Celal Bayar, genel müdürlüğünü yaptığı İş Bankasını kısıtlı olanaklara rağmen güzel yerlere getirmesiyle Atatürk’ün dikkatini çekmiş, devletçi ekonomi politikasının özel teşebbüsü engellediğini gören Gazi’nin gözüne girmeyi başarmıştı. Bu dönemde İsmet İnönü kadrolarıyla İş Bankası kadroları her alanda çatışma hâlindeydi. 1932 yılında bir kâğıt fabrikası kurulmasına karar verilmiş, İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey ihaleyi İş Bankasının almasına sıcak bakmadığı için buna engel olmuştu.
Yaşanan gelişmeler sonucunda Bayar, Atatürk tarafından İktisat Vekili yapılmış ama bu durum kâğıt fabrikası meselesinde Mustafa Şeref Bey’den yana tavır koyan İsmet İnönü’nün hoşuna gitmemişti.
2⃣-1937 yılına gelindiğinde Atatürk ve İnönü arasında başka bir anlaşmazlık yaşandı. Türk dış politikasının en önemli ayağını oluşturan Hatay meselesi hakkındaki fikrini açıkça ifade eden Atatürk, Fransız büyükelçisine “Hatay benim şahsî davamdır. Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz.” diyerek bu konudaki tavrını ortaya koymuştu.
Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması için çalışmalar yapılmasını isteyen Atatürk, Başbakan İnönü ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın da hazır bulunduğu bir pazar günü toplantısında Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması gerektiğini söyledi. Atatürk, bu konuda diplomatik nota hazırlanmasını ve Fransız elçisiyle görüşülüp Türkiye’nin kararlı tutumunun bildirilmesini istedi.
Ancak İnönü, Hatay meselesinin Türkiye ile Fransa arasında soruna yol açacağını, hatta savaşa sebep olacağını düşünüyordu. Bazı bakanlar da İnönü ile aynı doğrultudaydılar. Şükrü Saraçoğlu “Bir Hatay için savaşı göze almak, Fransa’yı karşımıza çekmek ne demek? Bizim nüfusumuz her yıl Hatay ölçüsünde zaten büyüyor.” diyordu. Hükûmetle görüş ayrılığı yaşayan Atatürk, Fransa ile müzakerelerin yumuşak tavırdan uzak, kesin ve netice alacak kararlılıkla yürütülmesini emretti.
Baba yorgun. Nasıl yorgun olmasın ki? Tarih 19 Ağustos 1937, amansız hastalığın bedenini sarmaya başladığı günler. Fakat Ata'nın henüz bundan haberi yok. Lütfen sonuna kadar okuyun.
1⃣- Hastaydı Atatürk. Cepheden cepheye koşmakla geçen hayatında yıpranan bünyesi 1937 yılının sonlarına doğru uyarı vermeye başlamıştı.
Sağlığının bozulduğuna dair ilk bilgi Fransız Büyükelçisi M. Ponsot’un Fransız Hükümeti’ne sunduğu birraporda yer aldı.
2⃣- Atatürk’ün zihinsel ve fiziksel bir çöküntüye gitmekte olduğunu ve Ponsot, Anadolu seyahatlerine çıkan Atatürk’ün özel treninin son zamanlarda kuytu yerlerde durdurulup saatlerce bekletildiğini, bazen de günlük gezi programının son anda iptal edildiğini ifade etti.
3⃣- Hatay Meselesinin gündemi meşgul ettiği bir dönemde hazırlanan raporda Atatürk’ün yakında ölebileceği de belirtiliyor ve Türk devlet gemisinin birdenbire motorsuz ve dümensiz kalacağı gün için hazırlıklı olmak gerektiği vurgulanıyordu.
Şalcı Bacı Şapka Kanunu'na karşı çıktığı için mi asıldı?
Atatürk düşmanlığının geldiği son nokta. Şalcı Bacı diye bir karakter uyduruldu. Şapka olayları nedeniyle asıldığı kurgulandı. İşin aslını belgelerle anlatacağım. Lütfen sonuna kadar dikkatle okuyun.
İskilipli Atıf meselesinden sonra en popüler “Şapka Devrimi yalanı” diyebileceğimiz Şalcı Bacı hikâyesine göre Erzurumlu bir kadın güya şapka devrimine karşı çıktığı için, hem de ne alakaysa Kahramanmaraş’ta idam edilmiştir.
1⃣-Şalcı Bacı hikâyesinin ana kaynağı Çetin Altan’ın 1976’da basılan bir kitabında Şapka İsyanı’nı bastırmakla görevli dedesi Hasan Paşa’nın bir kadını idam ettirdiği yönündeki şu sözleridir:
“Dedem Hasan Paşa çok sert bir askermiş. İsmet Paşa, Topçu Okulu’nda öğrenci iken dedem okul müdürüymüş. Sonrasında ünlü kumandanlar olan o dönemin öğrencileri, dedemin sertliğini anlatmışlar. Hatta bir şapka isyanını bastırmakla görevlendirildiği bir kentte hızını alamayıp bir de kadın asmış. Sanırsam siyasal suçtan asılan ilk kadınmış. Kadın sehpaya çıkmadan önce ‘Ben bir hatun kişiyim. Şapka ile ne derdim ola ki’ demiş. Aslında kırk kişilik bir gösteriden ibaret olan bu isyanı dedem Hasan Paşa, sehpalar kurarak bastırmış ondan sonra şehre gelen İstiklal Mahkemesi’ni halk büyük bir tezahürle karşılamış.”
2⃣-2 Şubat 2012 tarihinde Haber 7’de çıkan yazısında anlattığı Şalcı Bacı hikâyesi ise tam olarak şöyledir:
“24 Kasım 1925’te Kahramanmaraş’ta kurulan 23 darağacında bir de kadın vardır: Şalcı Şöhret Bacı. Erzurum’da yetim çocuklarına bakmak için el işi şal örüp çarşıda satan bir annedir o. Devlet birden şapka giymeyi emredince, yayılan dedikodularla birlikte Maraş halkı protesto amacıyla şehir merkezine doğru yürüyüşe geçer. O esnada kadınlar hamamından çıkan Şöhret Bacı’ya ‘Senin oğlanlar hükümeti taşa tutuyor, git onlara sahip ol.’ der biri. Fevri bir kadındır Şalcı Bacı. Bohçasıyla hamamdan dışarı fırladığı gibi hükümet konağının önüne gider. Asker ve halk arasında sürtüşme olduğunu görünce evlatlarını aramaya başlar. Bulamayınca, oğullarını askerlerin teslim aldığını düşünür. Annelik duygusuyla bağırarak bohçasındaki takunyaları askerlere fırlatır ve şapka hakkında kötü sözler sarf eder. Ne olduğunu anlamadan tutuklanır, yargılanır ve 22 erkekle birlikte asılır. Rivayete göre, ‘Ben hatun kişiyim, şapkayla ne işim olur?’ dese de dinletemez kimseye. İdam edilirken kadın olduğu anlaşılmasın diye başına çuval geçirilir. Bu süreçte idam edilen ilk ve tek kadın olur.”
Şaşıracaksınız ama, 2013 yılında gerçekte var olup olmadığı bile tartışmalı olan Şalcı Bacı’nın idamı hakkında bir de kitap yazıldı.
3⃣- Meseleye açıklık getiren ise Sütçü İmam Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Eyicil oldu. 2014 yılında Kahramanmaraş İstiklal Mahkemesi tutanaklarının tamamını inceleyen Eyicil, yaptığı basın açıklamasında şunları söyledi:
“Kahramanmaraş’ta şapka olayı, 1925’te ortaya çıktı. Ben de 1993 yılında Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’ne geldiğimde bu şapka olayıyla ilgili çeşitli dedikodular vardı. Bu olay dolayısıyla Ankara İstiklal Mahkemesi’nde 500 kişinin tutuklandığı ve idam edildiği amacını aşan ifadeler vardı. Kendi kendime dedim ki ben bu bölgenin çocuğuyum. Gerçekten böyle bir olay olmuş mu? Bunu araştırmak için de şu anda İstiklal Mahkemesi zabıtlarının bulunduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gittim. Aşağı yukarı 5 bin sayfalık bir zabıt var. Bu 5 bin sayfalık zabıtları tek tek inceledim. Yaklaşık 5 aylık zamanımı aldı. Tabi ben bununla ilgili hazırladığım ‘Maraş’ta İstiklal Mahkemesi’nde Yargılanan Maraşlılar’ makalesi bilim dünyasında yayınlandı. Sonuç itibariyle bu araştırmayı tamamladım. Sonuçta şapka giyilmesine muhalefet eden insanların cezalandırılmadığı ve bunların geçmişte daha farklı suçlarla özellikle hırsızlıktan aranan insanlar olduğu ortaya çıkıyor.”
8 Eylül 1938'de Atatürk'ün karnından parasentezle su alınmıştı. Bu üzücü anların şahidi olan Kılıç Ali anlatıyor:
1⃣- Atatürk’ün ıstırabı artık dayanılmaz derecede artmıştı. Karnında toplanan suyun verdiği sıkıntıdan kurtulmak ve rahat bir nefes alabilmek için suyun bir an önce alınmasını istiyor, bu arzusunun hemen yapılması için uyarılarını sıklaştırıyordu.
2⃣- Oysa doktorlar bir süre daha suyu almak istemiyorlardı. Suyun alınmasıyla meydana gelebilecek tehlikeden korkuyorlardı. İdrar hemen hemen tamamen kesilmiş denebilirdi. Prof. Fissenger’in gelmesi üzerine sonunda suyun alınmasına karar verildi.