Tr'de insanların genelde gündelik hayatta temas içinde bulunduğu çok sayıda akrabası, eş dostu, arkadaşı var ve bu çevreden kişilerle telefonla ve yüz yüze görüşmeye epeyce zaman ayırıyorlar. Bu, birbirine değer vermek ama aynı zamanda kendini kültürel açıdan geliştirmeye engel.
Özellikle akademisyenler ve literate kesim için ilişkiye dönüklük daha önemli bir engel. Hergün 1-2 saat telefonla konuşan birinin yaşam enerjisinin düşünerek okuyup yazmaya özgülenecek kısmı bence çalınmış demektir.
Muhtemelen, yalnız kalamamak, bu sebeple yeterince çalışıp üretememek, yaygın bir sorun. Hatta temel bir sorun.
Diğerleriyle fazla iç-içeyseniz, agresyonu kendinize alan açmak için kullanabilirsiniz.
Küçük evlerde yaşayan kalabalık ortamlı ailelerin günlük hayatını anlatan bazı eski İtalyan filmlerinde herkes birbirine sataşır, sık sık minik kavgalar çıkar ama yaşananlar hemen unutulurdu. Oradaki gibi.
Konuşan TR.
• • •
Missing some Tweet in this thread? You can try to
force a refresh
Birinin dilini (geniş anlamda dilini) anlayabiliyorsam yani onun dilini kendiminkine çevirebiliyorsam, farklılıklarımız radikal değil zaten. Aynısı grup ve topluluklar için de geçerli.
Liberal/liberal sol çoğulculuk, birbirini anlayanların ve böylece konuşabilenlerin müzakareci çoğulculuğu olarak, radikal farklılıkları kucaklayamaz. Ortaklıkları olduğu için anlaşamayanların çoğulculuğudur.
Kavga etmek için pek çok müştereğinizin olması gerekir (Bourdieu).
İki anlamıyla da mesele, kapsayıcılığın mutlak yani istisnasız olup olamayacağı meselesidir ve bu noktada işin işine ideolojiler karışır.
Liberal solcuysanız, vaziyet öyle gerektirdiğinde hepimiz aynıyız başka türlü gerektirdiğinde ise farklıyız dersiniz ama bu meseleyi çözmez.
Hegemoniyi, inşa edildiğini, deneyimleriyle sembiyotik söylemleri bilince de değişiyor mu insan?
Hegemoniye, aralıksız işleyen tüm inşa mekanizmalarına karşın hegemoniyi, gerçeklik etkisi üreten söylemleri ve üzerinde çalışan inşa mekanizmalarını nasıl olup da bilebiliyor insan?
Bilindikten sonra hegemonyaya, inşa mekanizmalarına, deneyime sembiyotik söylemlere neler oluyor? Bunları bilen özne, kinik bir tavırla bilgisini umursamıyor mu? Böyle gelmiş böyle gider mi diyor? Bu entelektüel aydınlanma başına bela mı oluyor?Bir tür aşırı bilince mi dönüşüyor?
Büyüsünü zaten yitirmiş bulunan dünya bu kez de söylemini mi yitiriyor. Kayıp üzerine kayıp. Yazık bu insanlara.
İtham etmek, suçlamak istediğiniz her neyse veya her kimse, onun güçsüz ve zayıf yönlerini ne görmek ne de göstermek istiyorsunuz. Ama hiç bir şey o kadar güçlü değil. Suçlayabilmek için tümgüçlü gösterme kurnazlığına o kadar sık başvuruluyor ki. Bu entelektüel bir kurnazlık ama.
Tersi de doğru. Suçlamak istemediğinizi zayıf ve güçsüz gösteriyorsunuz. Mesela Tr'de topluma çoğu entelektüel böyle baktı. Yeşilçam filmlerindeki, kandırılıp "kötü yola" düşürülmüş, zorla senet imzalatılmış, çaresizlikten ne yapacağını bilemeyen zavallı ve alımlı bir kadın gibi.
Güçsüzlüğün doğasına atfedilen masumiyet ile, gücün yerine getirmediği ama doğası gereği sahip olması gereken ahlaki sorumluluk karşı karşıya getirildi. Aslında analitik zemin hep ahlaki bir süreden beri! Ama üstü örtülü.
Bir başkası bize gözünü dikmiş dikkatle bakarken, o iyiniyetli bile olsa, özbilinçlilik halimiz canlanır genellikle. Sartre zannedersem bu sebeple "cehennem başkalarıdır" demişti. Özbilinçllik hali rahatsızlık vericidir çünkü.
Atay, milyonların dile getiremediklerini yazarken, kendi özbilincini dışa vurmaktan çok, sözünü ettiği milyonlara onların özbilinçlerini uyandırabilecek kendi bakışını yöneltiyordu. Trende size bakan biri gibi. Yazıyla da bakabilirsiniz birisine.
Hatta bana kalırsa Atay, onu bir türlü rahat bırakmayan yüksek özbilinçlilik halinden, bu halin tetiklediği rahatsızlıktan kurtulmak için başkaları, milyonlar üzerine düşünme yoluna gitti. Tercih etti diyemiyorum.Aksi daha çok acı verecekse aslında sonuç büyük ölçüde bellidir.
Evimin yoldan bir metre kadar aşağıda olan bahçesine birçok kez araç uçtu. Çiti de kırdılar tabii. Bir kişi hariç, hiçbir sürücü bir "kusura bakmayın" bile demedi. Sanırım bu özdeğerlerini eksiltiyor.
O zaman bir soyutlamaya gidiyor ve ahali böyle diye düşünmeye başlıyorsunuz.
Ahalinin, halk olarak toplumun bekası için çırpınıyor izlenimi uyandıranlarla aynı yere bakmıyoruz gibi hissediyorum; ben bu ahalinin iyiliği için kılımı kıpırdatmayı sanırım üniversite ikideyken bıraktım. Ne hali varsa görsün modundayım.Bunun bir de "cehenneme kadar" biçimi var.
Çoğunuzda olan bu halk aşkı hoş bir şey tabii aslında. İnsana dair bitmez tükenmez ümit filan.
Tr'de otantik veya potansiyel bir sivil toplumun (tam da olması gerektiği gibi) bulunduğu lakin kendini gerçekleştirmesinin devlet tarafından engellendiği fikrine denk gelmek zor değil. Bu kısmen doğru ama çok da eksik bir tespit.
./..
Tr'deki köklü ve stabil kinizm sadece devlete yönelik değil; sosyal alanı da kaplar. Herhangi birine güvenmezlik öyle yüksektir ki herkese dönük amaçlar için bir araya gelmek çok zordur.Daha çok mahalleye cami yaptırmak veya köy derneği için bir araya gelinir: Eş dost ilişkisi.
Bu kadar şiddete dönük, elinde ordudakinden çok silah bulunduran bir ahali liberal söylemde sivil ve demokratik olarak kurulabilir tabii. Nasıl olsa söylemin kemiği yok. Hatta halkların doğası gereği demokratik olduğuna bile inanabilirsiniz. Birkaç kişiyi de örnek verirsiniz.