Birinin dilini (geniş anlamda dilini) anlayabiliyorsam yani onun dilini kendiminkine çevirebiliyorsam, farklılıklarımız radikal değil zaten. Aynısı grup ve topluluklar için de geçerli.
Liberal/liberal sol çoğulculuk, birbirini anlayanların ve böylece konuşabilenlerin müzakareci çoğulculuğu olarak, radikal farklılıkları kucaklayamaz. Ortaklıkları olduğu için anlaşamayanların çoğulculuğudur.
Kavga etmek için pek çok müştereğinizin olması gerekir (Bourdieu).
İki anlamıyla da mesele, kapsayıcılığın mutlak yani istisnasız olup olamayacağı meselesidir ve bu noktada işin işine ideolojiler karışır.
Liberal solcuysanız, vaziyet öyle gerektirdiğinde hepimiz aynıyız başka türlü gerektirdiğinde ise farklıyız dersiniz ama bu meseleyi çözmez.
Mutlak yani istisnasız bir kapsayıcılığın olup olmayacağı meselesinin üstü çoğu kez örtülür. Varoluşsaldır çünkü. Üstü örtülen başka bir konu da müzakere için gereken ortaklığın nasıl sağlanacağıdır.
Bu ortaklık otantiktir, verilidir derseniz, siyasetin kimlik tesis edici rolünü nereye koydunuz? Siyasete doğal bir toplumun veya topluluğun üzerinden yani aşağıdan yukarıya baktınız ki bu başka bir bağlamda eleştirebileceğiniz bir bakış muhtemelen. ⬇️
Yani bazen kimliği otantik ve siyaset haricinde belirlenmiş grup ve topluluklardan bazen iktidarın veya söylemle sembiyotik iktidar pratiklerinin kimlik kurucu işlevinden bahsedebilirsiniz ama bunun bir zulum sayılması otantik bir kimliğin olmasına koşulludur.
Halkın elini güçlendirmek için otantik ve verili kimliklerden söz ederken bir yandan da iktidarın resmi söyleminin kimlik kurucu rolünden bahsetmek hem siyaset hem bilgi zemininden aynı anda bakmanın zorluğuna işaret eder.
Otantik kimlikler (dini ve kültürel olanlar dahil) yoksa, kimlikler resmi söylemlerce iktidar pratikleri yoluyla kuruluyorsa baskıdan söz etmek zorlaşır. İktidarın elini zayıflatmak için gerekir otantik kültürler kavramlaştırması.
Cumhuriyetin ve onun kurucusu Gazi Paşanın önemi bu noktada tartışılmalı bence. Farklıların "liberal" (diyelim) müzakeresi için gereken ortaklığın tesisi için temel bazı adımları atmıştır.
Tatlı ve çay içme eşliğindeki yumuşak müzakere için gerekli ortaklığın tesisi meselem değil de diyebilirsiniz ki o zaman muhtemelen otantik ve gerçek, kurulmamış kimlikli "gerçek" halka atıf yapıyorsunuz. Zaten mezkur mücadele kimin gerçek halk sayılacağı mücadelesidir biraz da.
Bazı seyahat şirketlerinin isimlerini akla getirir bu kimin gerçek halk yani kimin "biz" sayılacağı kavgası: Öz halkın veya hakiki milletin yolu.
Dolayısıyla kimlikler hiçbir zaman mutlak olarak kapalı olamaz. Kapalıymış gibi üretilirler sadece.
Bugün Akp kansız silahsız, oyla seçimle iktidara gelmişse bu biraz da Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet devletinin yurttaşlık demek ki ortaklık zemininin sağladığı farklılıkların zuhuru imkanı sayesinde oldu.
Hakiki halkın gelmesini beklerken geçti ömrümüz.
"... Meinecke devletin 'kendi sınırları içinde de olsa', 'yalnızca iktidarını tam olarak oturttuğunda', 'daha liberal ve ahlaklı' olabildiğini vurgulamaktadır."
Ayşegül Sabuktay, Devletin Yasal Olmayan Faaliyetleri, Metis, 2010, s.105.
• • •
Missing some Tweet in this thread? You can try to
force a refresh
Tr'de anomiyle sembiyotik bir yozlaşma, liyakatsizlikten daha önemli bir sorundur.
Tr'de işin ilgili profesyonel mesleklerin gereklerine tâbi olmasından çok, mesleklerin işin aktüel gereklerine göre icra edilmesi eğilimi mevcuttur. Yani liyakati arttırmak sınırlı etki yaratır.
Tr'de kentsel binaların perişan halinin en önemli sebebi de mimari, mühendislik, işçilik hatta şehir planlaması alanındaki umumi liyakatsizlik değil, kamusal bilincin kronik yetersizliğidir.
Tr'de aile/hane merkezli özel alanın disiplin alanı ama kamusal alanın bir serbestlik alanı olarak teşekkül etmiş olması toplumun gücüne ama devletin güçsüzlüğüne işaret eder.
Nitekim Tr'de birçok yasal hakkın hayata geçirilmesi için ekstra sosyal mücadeleler verilmesi gerekiyor
Dar ama işlek bir kaldırımda, gece yarısına doğru yürüyordum. Börek dükkanını kapatmadan önce temizliğini yapan dükkan sahibi veya işçisi, kirli suyla dolu Vileda kovasını, tam önüme boca etti. Su kaldırımı kapladı.Geldiğimi görmüştü. Böyle durumlarda yaptığım gibi "oyy" dedim.⬇️
Adam, dalga geçer gibi, bana eliyle caddeyi yani trafiğe açık yolu işaret etti. Frenlerim sıkıla sıkıla yalama olduğundan "sen git oradan" dedim. "Kaldırım kamusal alan, herkesin ve hiç kimsenin alanı" desem beni yarı deli görürdü ve sözüm onun zihnindeki hiç bir yere dokunmazdı.
Yani liberal, çay içerek müzekere yapacağımız bir ortam yoktu. Zaman olsaydı belki konuşabilirdik ama metroya yetişmem gerekiyordu. Hem üstelik bu tipik insanları en çok koruyanlar kültürel sermayedarlar değil miydi? Görmezden gelinmelerine en çok katkıyı onlar sağlıyorlardı.
Tr'de insanların genelde gündelik hayatta temas içinde bulunduğu çok sayıda akrabası, eş dostu, arkadaşı var ve bu çevreden kişilerle telefonla ve yüz yüze görüşmeye epeyce zaman ayırıyorlar. Bu, birbirine değer vermek ama aynı zamanda kendini kültürel açıdan geliştirmeye engel.
Özellikle akademisyenler ve literate kesim için ilişkiye dönüklük daha önemli bir engel. Hergün 1-2 saat telefonla konuşan birinin yaşam enerjisinin düşünerek okuyup yazmaya özgülenecek kısmı bence çalınmış demektir.
Muhtemelen, yalnız kalamamak, bu sebeple yeterince çalışıp üretememek, yaygın bir sorun. Hatta temel bir sorun.
Diğerleriyle fazla iç-içeyseniz, agresyonu kendinize alan açmak için kullanabilirsiniz.
Hegemoniyi, inşa edildiğini, deneyimleriyle sembiyotik söylemleri bilince de değişiyor mu insan?
Hegemoniye, aralıksız işleyen tüm inşa mekanizmalarına karşın hegemoniyi, gerçeklik etkisi üreten söylemleri ve üzerinde çalışan inşa mekanizmalarını nasıl olup da bilebiliyor insan?
Bilindikten sonra hegemonyaya, inşa mekanizmalarına, deneyime sembiyotik söylemlere neler oluyor? Bunları bilen özne, kinik bir tavırla bilgisini umursamıyor mu? Böyle gelmiş böyle gider mi diyor? Bu entelektüel aydınlanma başına bela mı oluyor?Bir tür aşırı bilince mi dönüşüyor?
Büyüsünü zaten yitirmiş bulunan dünya bu kez de söylemini mi yitiriyor. Kayıp üzerine kayıp. Yazık bu insanlara.
İtham etmek, suçlamak istediğiniz her neyse veya her kimse, onun güçsüz ve zayıf yönlerini ne görmek ne de göstermek istiyorsunuz. Ama hiç bir şey o kadar güçlü değil. Suçlayabilmek için tümgüçlü gösterme kurnazlığına o kadar sık başvuruluyor ki. Bu entelektüel bir kurnazlık ama.
Tersi de doğru. Suçlamak istemediğinizi zayıf ve güçsüz gösteriyorsunuz. Mesela Tr'de topluma çoğu entelektüel böyle baktı. Yeşilçam filmlerindeki, kandırılıp "kötü yola" düşürülmüş, zorla senet imzalatılmış, çaresizlikten ne yapacağını bilemeyen zavallı ve alımlı bir kadın gibi.
Güçsüzlüğün doğasına atfedilen masumiyet ile, gücün yerine getirmediği ama doğası gereği sahip olması gereken ahlaki sorumluluk karşı karşıya getirildi. Aslında analitik zemin hep ahlaki bir süreden beri! Ama üstü örtülü.
Bir başkası bize gözünü dikmiş dikkatle bakarken, o iyiniyetli bile olsa, özbilinçlilik halimiz canlanır genellikle. Sartre zannedersem bu sebeple "cehennem başkalarıdır" demişti. Özbilinçllik hali rahatsızlık vericidir çünkü.
Atay, milyonların dile getiremediklerini yazarken, kendi özbilincini dışa vurmaktan çok, sözünü ettiği milyonlara onların özbilinçlerini uyandırabilecek kendi bakışını yöneltiyordu. Trende size bakan biri gibi. Yazıyla da bakabilirsiniz birisine.
Hatta bana kalırsa Atay, onu bir türlü rahat bırakmayan yüksek özbilinçlilik halinden, bu halin tetiklediği rahatsızlıktan kurtulmak için başkaları, milyonlar üzerine düşünme yoluna gitti. Tercih etti diyemiyorum.Aksi daha çok acı verecekse aslında sonuç büyük ölçüde bellidir.