Selçuk beye hitaben değil yazacaklarım:
Uçaklar yolcu değilseniz güzeldir. İçeriden iyi değildir. Hiç bir nesne uçak kadar saf araç değildir gözümde. Pencere yanı bile şans işidir. Havalimanı berbat bir yerdir. Hava alanı seven var mıdır bilmem. Böyle şeylere dair pek düşünülmez.
Tren ise harikadır. Pencereleri geniştir, gündüzleri doğal ışıkla aydınlanır. Bazı trenlerde restoran bile vardır. Kimisi oldukça hızlıdır. Yataklısı, kuşetlisi vardır. İstasyon hava limanına (alanı değil limanı) göre çok daha insani ve çoğu kez de daha estetiktir.
Ben şimdiye dek çarpıcı biçimde estetik gözüken bir hava limanı mimarisini görmedim. Ama Haydarpaşa gayet iyidir mesela. Anadolunun çoğu eski istasyonları da güzeldir. Eskişehir de öyledir.
Hem bu acele niye?
Hayatımıza zorunlu olarak giren şeyleri değerlendirmekten çıkıyoruz.
Zorunlu görülen, gündelik hayatın rutinleri arasına katılan teknolojik yenilikler zihnimizi tembelleştiriyor.
Aynısı artık çoğu kişinin farkında olmadan bağımlısı olduğu internet ve akıllı telefonlar için de geçerli.
Artık çıkmayacakmışçasına hayatımıza girdiler ya, onları ve onlarla kurulan yeni hayatımızı değerlendirmek becerimiz de elimizden gitti sanki. Zorunlular çünkü! Oysa tam da bu sebeple onlar üzerinde düşünmeliyiz bence. İpleri avucumuzdan kaçırmamak için.
Benim evimde internet yok. Haliyle Netflix filan da yok. Tercih tercih diyorsunuz ya, alın size bir tercih. Akıllı telefon ise iş sebebiyle zorunlu. Yoksa okuldaki internet yeterdi. Evde de bilgisayar var ama internet yok. Yazı yazmak için yani.
• • •
Missing some Tweet in this thread? You can try to
force a refresh
Sınıfsal olmayan ne var ki, olabilir mi böyle bir şey deniyor ya arkadaşlar, ben bi tane buldum. Sınıfı farketmeden hiçbir sürücü yaya geçidinde Tr'de bana yol vermiyor ama Almanya'da olsam yine sınıfı farketmeden her sürücü bana yol verirdi. 2-3 anormal çıkarsa önemli değil.
Bi şey daha buldum: Tr'de hangi sınıftan olursa olsun, insanlar kafe restoran gibi yerlerden ayrılırken ayağa kalkınca sandalyelerini geriye itiyorlar ya, sonra yerine koymuyorlar. Sınıf fark etmiyor.
Bence bu tutum biraz da çocuklukta hep arkalarını anneleri topladığı için.
Yerli sosyalistler de bir mekandan ayrılırken sandalyelerini yerine koymuyor. Asgari ücrete çalışan çalışan onun sandalyesini düzeltiyor. Neo liberalizme uyum mükemmel :) Uluslararası kafe zincirlerinde de mekandan ayrılırken çöpü kutuya atmayıp sehpada bırakıyorlar. Çalışana yük
Büyük depremi müteakiben sohbet ettiğimiz bir öğretim görevlisi bana şöyle demişti: "Ben yaptığı bina yıkılan müteahhidin yerinde olsam, çerçeveden çalardım, mutfaktan çalardım ama betondan çalmazdım ki bina ayakta kalsın".
Buna erdemli ahlaksızlık mı yoksa akıllı erdemsizlik mi demek gerektiğine pek karar verememiştim! Lakin hocanın Tr'ye hitap eden bir şey söylediği de ortadaydı. Gerçi Brecht "önce ekmek sonra ahlak" demişti ama kimi harun kadar zenginlerin neler yaptığını da biliyordum.
Hülaseten, ben de işin içinden çıkamamıştım.
Tr aslında bildik anlamda değil ama iktidar parçalanması anlamında feodal bir ülke. Koordine edilmeyen ağ gibi bir toplumsal yapı. Kafana göre takılıyorsun işte.
Geçmiş olsun.
Lakin, neo-liberal sistemi uygulayan başta Büyük Britanya, Almanya, Fransa, İsviçre gibi ülkelerde binalar çürük değil ve hiç olmadı. Bu da neo liberal sistemin tercih edilmesi gerektiği anlamına gelmez. O halde Tr'ye ait bazı etmenler söz konusudur anlamına gelir.
Tr'de anomiyle sembiyotik bir yozlaşma, liyakatsizlikten daha önemli bir sorundur.
Tr'de işin ilgili profesyonel mesleklerin gereklerine tâbi olmasından çok, mesleklerin işin aktüel gereklerine göre icra edilmesi eğilimi mevcuttur. Yani liyakati arttırmak sınırlı etki yaratır.
Tr'de kentsel binaların perişan halinin en önemli sebebi de mimari, mühendislik, işçilik hatta şehir planlaması alanındaki umumi liyakatsizlik değil, kamusal bilincin kronik yetersizliğidir.
Tr'de aile/hane merkezli özel alanın disiplin alanı ama kamusal alanın bir serbestlik alanı olarak teşekkül etmiş olması toplumun gücüne ama devletin güçsüzlüğüne işaret eder.
Nitekim Tr'de birçok yasal hakkın hayata geçirilmesi için ekstra sosyal mücadeleler verilmesi gerekiyor
Dar ama işlek bir kaldırımda, gece yarısına doğru yürüyordum. Börek dükkanını kapatmadan önce temizliğini yapan dükkan sahibi veya işçisi, kirli suyla dolu Vileda kovasını, tam önüme boca etti. Su kaldırımı kapladı.Geldiğimi görmüştü. Böyle durumlarda yaptığım gibi "oyy" dedim.⬇️
Adam, dalga geçer gibi, bana eliyle caddeyi yani trafiğe açık yolu işaret etti. Frenlerim sıkıla sıkıla yalama olduğundan "sen git oradan" dedim. "Kaldırım kamusal alan, herkesin ve hiç kimsenin alanı" desem beni yarı deli görürdü ve sözüm onun zihnindeki hiç bir yere dokunmazdı.
Yani liberal, çay içerek müzekere yapacağımız bir ortam yoktu. Zaman olsaydı belki konuşabilirdik ama metroya yetişmem gerekiyordu. Hem üstelik bu tipik insanları en çok koruyanlar kültürel sermayedarlar değil miydi? Görmezden gelinmelerine en çok katkıyı onlar sağlıyorlardı.
Birinin dilini (geniş anlamda dilini) anlayabiliyorsam yani onun dilini kendiminkine çevirebiliyorsam, farklılıklarımız radikal değil zaten. Aynısı grup ve topluluklar için de geçerli.
Liberal/liberal sol çoğulculuk, birbirini anlayanların ve böylece konuşabilenlerin müzakareci çoğulculuğu olarak, radikal farklılıkları kucaklayamaz. Ortaklıkları olduğu için anlaşamayanların çoğulculuğudur.
Kavga etmek için pek çok müştereğinizin olması gerekir (Bourdieu).
İki anlamıyla da mesele, kapsayıcılığın mutlak yani istisnasız olup olamayacağı meselesidir ve bu noktada işin işine ideolojiler karışır.
Liberal solcuysanız, vaziyet öyle gerektirdiğinde hepimiz aynıyız başka türlü gerektirdiğinde ise farklıyız dersiniz ama bu meseleyi çözmez.