Aşağıdak floodda, İngiltere'nin Hint-Pasifik bölgesine, daha genel bir ifadeyle uzak Asya'ya dair yönelimini ele almıştık. Bugün, aynı bölgeler için Fransa'nın izlediği politikalara dair kısa değinilerde bulunmak istiyorum.
Fransa, ilk günden beri Avrupa Birliği'nin savunucularından biri. Fransa Cumhurbaşkanı Başkan Macron da şahsi olarak AB projesini yüksek sesle savunan politikacılardan. Avrupa'yı bir pazar haline getirerek konumunu güçlendiren, Fransa, global oyun sahasına adım atmak istiyor.
Zira Almanya ile Fransa tarafından domine edilen AB, dünün Avusturya-Macaristan imparatorluğunun kaderini yaşama riski ile karşı karşıya. Brexit sonrası yaşanan süreç ve dünyanın ağırlık merkezinin Avrupa-Atlantik bölgesinden Asya Pasifik'e kayması da bu endişeyi besliyor.
Avrupa Birliği içinde önümüzdeki 20 yılda baş gösterebilecek bir çözülme; Almanlar, Fransızlar, Avusturyalılar, Macarlar, İtalyanlar, Hollandalılar, Polonyalılar, Çekler, Slovaklar, Yunanlıların çoğunluğu tarafından oldukça muhtemel olarak değerlendiriliyor.
Fransa'da, 2005 referandumundan ve AB antlaşmalarının anayasallaştırılmasına hayır denmesinden bu yana, büyük sermaye sahipleri ve kitleler arasında AB'ye yaklaşım konusunda bir bölünmenin ortaya çıkmasına ve derinleşmesine kapı araladı.
En kaba ifadesiyle; Fransız sermayesi, artık AB entegrasyonunun sunabileceği yararların sonuna geldiğini, AB'nin içe kapanıklığının maliyetlerinin katlanarak artmaya devam ettiğini savunuyor. Buna rağmen AB hayalini kitleleri uyutma aracı olarak kullanmak istiyorlar.
Zira Avrupa Birliği projesi, bir anlamda Fransa'nın imparatorluk hologramı vazifesi görüyor. 1958'de De Gaulle de bir anlamda bu realiteye dikkat çekiyordu. De Gaulle, başlangıçta, Fransız liderliğindeki gelecekteki bir Avrupa Birliği'nin Fransız imparatorluğunun bir ikamesi
olacağını ve aynı şekilde "Büyük Fransa" fikrini de kurtaracağını düşünüyordu. Bununla birlikte, 1963 Fransız-Alman Elysée Antlaşması'nın imzalanmasının arifesinde bile, De Gaulle, gelecekte Almanya'dan ya da tüm Avrupa Projesinden ayrılma olasılığını düşünmekten geri durmadı:
"Olası tüm senaryoları göz önünde bulundurmak bir zorunluluktur. Fransa, Ortak Pazar olmadan yüzyıllardır var olmayı başarmış ve o (Ortak Pazar) olmadan yüzlerce yıl daha da var olmayı başarabilir. Ortaklarımız, ortak bir tarım politikası, Afrika'ya ortak bir yardım,
ortak bir savunma ve ortak bir dış politika istemediklerini gösterirlerse, Roma Antlaşması basit bir serbest ticaret anlaşmasıyla değiştirilebilir…"
De Gaulle, bir yıl geçmeden, yine aynı vurguları yapma ihtiyacı hissetmişti. Üstelik daha sert ve açık ifadelerle:
"Ortak Pazar olmadan yüzyıllardır yaşadık, onsuz da çok uzun yıllar yaşayabiliriz. Avrupa'yı bağrına basan embesillerin iddialarının aksine, endüstriyel genişlememizin bir Ortak Pazara ihtiyacı yok, açık denizlere ihtiyacı var."
Kasım 1968'deki finansal kriz sırasında artık Avrupa'nın lider gücünün Fransa değil, Almanya olduğu anlaşılmıştı. Geriye dönüp baktığımızda, son otuz yıldır Fransız elitleri dünyada bir Avrupa iktidarı için mücadele ederken Alman seçkinlerinin tamamen farklı bir projeye giriştiği
açıktır: Avrupa'da Almanya iktidarı tesis etmek. Peki sonuç?
🔴1994'te bir Eurocorps'un kurulması, Fransızları dünya sahnesinde Avrupa için yeni bir çağın şafağına inanmaya yöneltti. Ancak Berlin, Eurocorps'un faaliyetlerini sınırlamayı sürdürüyor.
🔴Parasal birlik, başlangıçta bir Fransız fikri olsa da, sonunda Almanya'nın şartlarına göre uygulanmaya başlandı. Ve Almanya'nın otoritesini güçlendirmesine hizmet etti. Bir Alman ekonomi enstitüsünün 2019 yılında yaptığı bir araştırmaya göre,
1999'da Euro'nun piyasaya sürülmesinden bu yana, refah açısından AB üyeleri içinde en kazançlı çıkan ülkeler Almanya (1,893 milyar Euro) ve Hollanda (346 milyar Euro) ve en büyük kaybedenler ise Fransa (3,591 milyar Euro) ve İtalya (4,325 milyar Euro).
🔴Son yirmi yılda, AB Parlamentosu (2001) ve AB Konseyi içindeki bir zamanlar kutsal olan Fransız-Alman paritesinin sonununa tanıklık ettik. 2015 yılına kadar Fransız seçkinleri, zamanın aslında Fransa'nın lehine işlediğini iddia ediyorlardı.
Bu teorilerini de demografiye dayandırıyorlar, Fransa'nın nüfusunun sonunda Almanya'nın nüfusunu aşacak ve Fransa, 2050 dolaylarında Avrupa'daki liderliği yeniden ele geçirecekti! Ancak 2015 göçmen krizinden bu yana, Berlin resmi olarak 2060 yılına kadar Almanya'nın yılda
yaklaşık 260.000 göçmen kabul etmesi gerektiğine karar verdi. Ve öyle ki, önümüzdeki yıllarda dünya, Almanya ve Fransa'nın, göçmen ordularını demografik bir Soğuk Savaş'a askere alarak, sonunda kazananın muzaffer bir şekilde ilan edileceği, yakışıksız gösterisine tanık olabilir.
Tüm bu olgular, Fransa ile Almanya arasındaki son otuz yıldaki gerilimlerin, eski dışişleri bakanı Hubert Vedrine'in açıkça belirttiği üzere "Fransız-Alman ikilisinin, Almanya'nın yeniden birleşmesinden bu yana var olmadığı"nın ilanı niteliğinde oldu.
Macron hükümeti içinde bile, bugün, neo-Kakanya İmparatorluğu olasılığından gerçekten zevk alan Almanya "dostu" ekonomi bakanı Bruno Le Maire ile ana mimarı dışişleri bakanı Jean-Yves Le Drian olan odak arasında bir çekişme var.
Elbette, AB içindeki bu çıkar çatışması, Brexit sonrası başka faktörler tarafından da beslenmeye başlamıştır:
🔴Brexit sonrası AB, dünya nüfusunun %5'inden azını temsil ediyor.
🔴Ekonomik olarak, birleşik GSYİH'si Amerika Birleşik Devletleri'ninkinden daha küçük durumda.
🔴Askeri olarak, savunma bütçesi Çin’in savunma bütçesinden daha küçük durumda.
🔴Diplomatik olarak, küresel politik arenada belirleyicilikten uzak, ABD yörüngesindeki bir müttefik statüsündedir. Oyun kurucu olabilmekten uzaktır.
Kısacası, İngiltere'nin ayrılmasıyla AB, dünya meselelerindeki etkisini ziyadesiyle kaybetme riskiyle karşı karşıya.
Aslında yirminci yüzyıl boyunca, Fransa ile İngiltere arasındaki ilişki hep inişli çıkışlı oldu.
1919'da Clemenceau’nun ABD, İngiltere ve Fransa’nın pilotluk yaptığı bir Atlantik ittifakı hayalleri, ABD Senatosu Wilson ve Lloyd George’un vaat ettiği Anglo-Amerikan Garanti Anlaşması'nı onaylamayı reddetmesi nedeniyle gerçekleşemedi.
Yine de, bir nesil sonra, üçlü ilişkiler o kadar yakınlaştı ki, üç ülke hem NATO içinde hem de SEATO içinde gayri resmi bir idare oluşturdu. 1958'de, De Gaulle başlangıçta yeni bir "Küresel NATO" çerçevesinde bu üçlü ittifakın güçlendirilmesi çağrısında bulunmuştu.
Bir nesil sonra, Fransız seçkinleri Fransa'yı tamamen kıtasal bir ülke olarak düşünmeye o kadar alışmışlardı ki, yeni Deniz Yasası'nın (1994) yürürlüğe girmesiyle Fransa'nın denizaşırı toprakları sayesinde, %75'i Hint-Pasifik'te olmak üzere dünyanın en büyük ikinci denizcilik
alanını elinde tutuyordu. O sıralarda Chirac hükümeti, bir Avrupa-öncülüğünü yaratma fikrine o kadar dalmıştı ki, bu yeni sınırın okyanusların ülkeleştirilmesi ve ekonominin denizcileştirilmesi çağındaki önemini kavrayamadı. 1996'nın sonlarında,
Fransız hükümeti hala yüksek sesle 300.000 kişilik güçlü, NATO'dan bağımsız bir Avrupa kara ordusu yaratmayı hayal ediyordu!
Fransa’nın resmi makamları, ülkelerinin artık üzerinde güneşin hiç batmadığı bir Takımada olduğunu 2009 yılına kadar anlamaya başladı.
Fransa’nın Açık Deniz’i yeniden keşfi, NATO’nun komuta yapısına yeniden entegrasyonu ve Fransa-İngiliz ilişkilerinin güçlendirilmesi (2010 Lancaster Anlaşmaları yoluyla) birbiriyle ilişkili üç fenomen olarak okunabilir.
Bu dönemki tüm elverişli koşullara karşın, Nicolas Sarkozy ve David Cameron'un Macmillan-De Gaulle planını yeniden harekete geçirecek kadar cesur olmamaları, muhtemelen Fransızlar için bugün bile büyük bir pişmanlık sebebidir.
İngilteri-Fransa arasındaki menfaat çatışmaları, Fransa’nın Hint-Pasifik yöneliminde de kendisini gösteriyor. 2014'ten bu yana, Fransa’nın Hint-Pasifik’e doğru kademeli dönüşünün, Britanya’nın Süveyş’in doğusundaki aşamalı dönüşüne paralel olarak geliştiğini belirtmekte fayda var
Britanya ile soğuk ilişkiler, Fransa’nın yeni lideri olan Macron’u, bir başka önemli AB aktörü olan Almanya ile ilişkileri geliştirme arzusuna itti. 2017'de, can çekişmekte olan Fransız-Alman çiftini yeniden başlatmak isteyen, siyasi açıdan deneyimsiz Emmanuel Macron,
1963 Elysée Antlaşması'nı daha üst seviyeye taşımak için ne gerekiyorsa yapacağına dair alenen söz verdi. Bu bağlamda Paris ile Berlin arasında, Aix-la-Chapelle Antlaşması'nın (Ocak 2019) imzalanması ve Fransa’nın verdiği bir dizi tavize karşın Almanya, Fransa’ya karşı kapsamlı
bir politik yönelim içine girdi. Almanya’nın bu tutumu, Fransızların, Almanya ile ilişkileri geliştirme hayallerinden uyanmaları için vesile oldu.
Ekim 2017'de Sorbonne'da yaptığı gösterişli Avrupalı konuşmasından bu yana, Macron’un Avrupa Projesi’ne yönelik çocukça coşkusu
önemli ölçüde azaldı. Fransa’nın Açık Deniz'e artan ilgisini kavrayabilmek açısından Macron’un söz konusu konuşması, oldukça bilgilendirici olup alıntılanmayı hak ediyor:
“Ulusal tarihimizi ne zaman uzun vadeli perspektiften ele alsak, denizcilik boyutuna sırtımızı döndük,
onu ihmal ettik... Fransa; bazı kıta takıntılarını geliştirmek için her seferinde denizcilik kaderine sırtını döndüğünde, açık denizlerden korktuğunda ve bir deniz gücü olduğu gerçeğiyle yüzleşmeyi reddettiğinde geriledi.
Fransa, bir deniz gücü olarak statüsünü her kucakladığında, bilgi veya jeopolitik açıdan yeni sınırlar fethetmeyi başardı... Fransa, Avrupa'nın önde gelen deniz gücüdür ve bir takımada devleti olarak statüsü, benzersiz bir jeopolitik avantaj sunmaktadır.
Çünkü bu durum, Fransa'yı küresel bir ortak, bir Avrupalı güç kadar bir Hint-Pasifik gücü yapıyor… Ve Fransa'nın, ister Avustralya, ister Japonya olsun, deniz komşularımıza karşı tüm sorumluluklarını yerine getirmeye devam ettiğini görmeyi istiyorum.
Büyük bir inançla söylüyorum; yirminci yüzyıl, savaşları, zorlukları, sınırlar hakkındaki düşünme biçimiyle kıtasaldı ama 21. yüzyıl denizcilik yüzyılı olacak. Ticaret ve bağlantıların jeopolitiğinin yarın gerçekleşeceği yer burasıdır. Fransa'nın kendisini tanımlaması,
müttefikleri, komşuları ve belki de düşmanlarıyla birlikte yaşaması bu alemde olacaktır. Denizcilik alanı bağlamında varlığımızı, gıda kaynaklarımızı, teknolojik araştırmalarımızı yeniden düşünmemiz gerekecek. 21. yüzyıl denizcilik yüzyılı olacak, buna derinden inanıyorum.”
Macron’un Avrupa Projesi’ne duyduğu hayal kırıklığı Fransız kamuoyuyla uyumluyken, Hint-Pasifik’e artan ilgisi hızla gelişen jeopolitik ortamla uyumludur.
Ekonomik cephede, G7'yi genişletme fikri, transatlantik çevrelerde 2014 yılına kadar ortalıkta dolaşıyordu
ve 2017'de Hint-Pasifik Dörtlüsü'nün kurumsallaşmasıyla birlikte ilgi görmeye başladı. Bugünlerde Paris, Londra ve Washington; Hindistan, Avustralya ve Güney Kore de dahil olmak üzere G7'yi bir G10'a dönüştürme ihtiyacıyla ilgili olarak aynı safta görünüyor.
Askeri cephede, şu ya da bu şekilde Küresel NATO fikri daha uzun süredir varlığını sürdürüyor. Putin'in 2007 Münih Güvenlik Konferansı'ndaki konuşmasının ardından, çoğu ABD'li analist yanlış bir şekilde Batı'nın karşı karşıya olduğu ana sorunun yeniden dirilen Rusya olduğu
sonucuna vardı. Bugün transatlantik çevrelerde algı değişmiş durumda ve temel tehdit algısının odasında Rusya değil Çin yer alıyor. Elbette şu anda Atlantik ittifakının yeni stratejik yönelimi tam olarak netleşmiş değil.
Bazı gözlemciler bir NATO-Çin Konseyi oluşturulması çağrısında bulunuyorlar; diğerleri, Avrupa-Atlantik Dörtlüsü (ABD, İngiltere, Fransa, Almanya) ile daha yeni Hint-Pasifik Dörtlüsü (ABD, Japonya, Hindistan, Avustralya) arasında daha iyi koordinasyondan yana.
Ancak kesin olan bir şey var: Soğuk Savaş dönemine kıyasla, bu sefer denizcilik boyutu kara bileşeninden daha önemli olacak. Bu bakımdan ABD ve NATO’nun Fransa ile ilişkileri önem kazanıyor. Ancak burada başka bir soru beliriyor:
İngiltere’nin Çerçeve Ulus Kavramı’nın bir denizcilik versiyonunun liderliğini üstlenmedeki meşru menfaatinin Fransa ile daha fazla işbirliğine, rekabete veya hatta çatışmaya yol açar mı?
Bu soru tartışılmayı hak ediyor. Zira ilk tweette paylaştığım floodda, İngiltere’nin Hint-Pasifik bölgesine yönelimini ele almıştık. Fransa’nın, anakara dışındaki topraklarının büyük bölümü de Hint-Pasifik bölgesinde bulunuyor.
Fransa’nın Asya-Pasifik bölgesinden ziyade Hint-Pasifik bölgesine ağırlık vermesinin temelinde de, sahip oldu bölgeler nedeniyle buradaki “yerleşik aktör”lerden birisi olması yatıyor.
Fransız Dışişleri Bakanlığı'nın “Kapsayıcı bir Hint-Pasifik İçin” alt başlıklı Hint-Pasifik strateji belgesi, Fransa’nın bölgedeki bir oyuncu olarak rolünü ayrıntılı olarak ele alıyor. Belge; Hint-Pasifik'i, gerginlikler ve krizler, Çin’in yeni iddialılığı
ve dini aşırılığın yükselişinin yanı sıra aynı zamanda demografik ve kentsel geçişler ve büyüyen bir orta sınıfla karakterize edilen küresel zorlukların kalbinde tanımlayarak başlıyor. Fransa’nın amacı, ‘siyasi, stratejik, ekonomik ve çevresel alanlarda bölgedeki varlığını
ve faaliyetlerini…’ güçlendirmek elbette. Bunu, şu yollarla gerçekleştirmeyi öngörüyor:
-Çin ile stratejik ortaklığı güçlendirmeye ve dengelemeye devam ederek
-Bölgedeki diğer ortaklıkları geliştirmek ve derinleştirmek (Avustralya, Hindistan, Endonezya, Japonya vd)
-AB’nin bölgedeki konumunu güçlendirmek için çalışmak
-ADMM, IORA ve ReCAAP gibi bölgesel organizasyonlarda daha büyük bir rol oynamak
-Bölgedeki İslamcı örgütlere karşı verilen mücadeleye kapsamlı destekte bulunmak.
Fransa bu adımları atarken, Fransız askeri teçhizatının önemli alıcıları olan ve bölgedeki Çin nüfuzunu dengelemek için müttefik arayışında olan Hindistan ve Avustralya’dan destek görmeyi umuyor.
Açıkçası İngiltere’ye kıyasla Fransa, zayıf olan donanma gücüne karşın bölgede bir avantaja sahip bulunuyor; o da AB üyeliğinin devam ediyor olması ve AB içindeki etkin güçlerden olması. Çin, önemli bir Pazar olarak gördüğü AB’yi kaybetmemek, AB’yi karşı cepheye itmemek adına
Fransa’ya daha töleranslı yaklaşıyor. Benzer bir durum Fransa cephesinde de söz konusu. Fransa da Çin’i doğrudan karşısına almak yerine Çin pazarından, Çin’in devasa ekonomisinden ve üretim gücünden istifade etmeyi daha yararlı buluyor.
Ancak Fransa’nın Hindistan ve Avustralya ile gelişecek ilişkileri, bölgedeki askeri varlığının artması, NATO’daki durumu gibi bir dizi faktörün, ilerleyen dönemlerde Çin-Fransa arasındaki bu denge politikasının bozulmasına neden olması kaçınılmaz görünüyor.
• • •
Missing some Tweet in this thread? You can try to
force a refresh
Çin,% 99,5 metanol içerikli sıvı ürün üreten bir proje ile güneş enerjisini sıvı yakıtlara dönüştürmede bir atılım yaptı. Ocak 2020'de başarılan bu adım, doğrudan güneş yakıtlarını küresel ölçekte sentezlemeye yönelik ilk girişim.
Raporda uzmanlar, tam kapasiteyle çalışması durumunda, projenin yılda 1.500 ton metanol üretebileceğini, 2.000 ton CO2 tüketebileceğini ve güneş enerjisi kullanarak 15 milyon kWh elektrik üretebileceğini belirtti.
"Güneş yakıtları üretimi için yapay fotosentez" üzerine araştırma 2001 yılında başladı: İlk adım ışığı fotovoltaik güç biçiminde enerjiye dönüştürmek, ikinci adım hidroje yapmak için suyu elektrolize etmek ve üçüncü adım ise karbondioksiti metanol yapmak için hidrojene etmektir.
İngiltere, Kıbrıs'taki askeri üslerini yenileme ve geliştirmek için kolları sıvadı. Yakın dönemde bu konuda bir hareketlenme görmemiz mümkün. Zira Küresel Britanya projesinin geleceği, İngiltere'nin uzak denizlerdeki üslerine doğrudan bağlı.
Bu durum, İngiltere'nin tarihsel Fransa hoşnutsuzluğu üzerinden değerlendirildiğinde, Akdenizde'ki İngiltere varlığı Fransa tarafından pek de hoş karşılanayacaktır. Bu varlığın Türkiye için bir risk mi yoksa destek mi yaratacağı henüz tartışmalı.
İngiltere Başbakanı Johnson, "Rekabetçi Çağda Küresel Britanya" başlıklı bir raporu bugün parlamentoda açıklayacak. 100 sayfalık rapor, İngiltere'nin dış politika ve ulusal güvenlik yaklaşımını detaylı olarak ifade edecek. Temel konu: Küresel Britanya.👇
Londra, Brexit sonrası kendini yeniden konumlandırmaya çalışırken, kendisini "Küresel Britanya" olarak yeniden adlandırıyor ve Avrupa Birliği'nin ötesindeki yeni fırsatlara bakıyor. Raporun, küresel jeopolitikteki önemi artan, Hint-Pasifik bölgesine odaklanması muhtemel.
Johnson'un sunacağı rapor, daha önce belirttim gibi, İngiltere savunma stratejisini de radikal şekilde değiştirmeyi ele alacaktır. Ordunun insansız hava araçları ve yapay zeka gibi en son teknolojilerle donatılması, donanma gücünün arttırılması bu noktada öne çıkacaktır.
Amerika'nın giderek daha fazla domine ettiği NATO ile dünya genelinde kendi politikalarını dayatması, bunu QUAD (Japonya, Avurstralya, Hindistan, ABD) gibi bölgesel askeri oluşumlarla pekiştirmesi başta Çin, Rusya ve Kuzey Kore olmak üzere bir dizi ülkeyi rahatsız ediyor.
Çin, Rusya ve Kuzey Kore'nin başını çektiği ülkeler, tek elde toplanan bu güce ve tek taraflı yaptırımlara karşı çıkmak için yoğun bir diplomasi yürütüyor. Bu diplomasi kaçınılmaz olarak, onlarca ülkeden oluşan yeni bir blok oluşumuyla sonuçlanacaktır.
Küresel anlamdaki güç rekabeti, yukarıda zikrettiğim diplomasi sonucunda daha büyük bir ayrışma ile tırmanacaktır. Safların giderek daha fazla netleşeceği bu dönemde, fırsatlar ve riskler kol kola gidiyor. Her ülke, artık tarafını belli etme durumu ile karşı karşıya kalacaktır.
Bu soru verilesi ile bu konuda bir iki şey söylemek istiyorum.
Çin’in Bir Kuşak Bir Yol (OBOR) ve Deniz İpek Yolu (MSR), eski ipek ticaret yollarının canlandırılmasını sağlayacak. OBOR ve MSR, altyapı geliştirme, insanlar arası alışverişler, artan ticaret, teknoloji
ve sosyal refah sektörlerinde ortak yatırım projeleri yoluyla Asya-Avrupa kara parçaları ülkeleri arasındaki bağlantıyı geliştirmeyi hedefliyor. Yeni kurulan ve modernize edilen rotalarla, Çin ile Türkiye arasındaki ticari taşımacılık için seyahat süresi 30 günden 10 güne düşecek
ve proje ile 21 trilyon dolarlık bir ticaret döngüsü yaratması bekleniyor. Çin ve Türkiye, ayrıca ikili ticareti 2020 yılı sonuna dek 100 milyar dolara çıkarmayı hedeflediklerini duyurmuştu. Türkiye, kıtalar arası konumu nedeniyle, Çin'in bu projesi için kritik bir güzergâh.